DALAKÇI GENÇLİK Bektaşiler/Ahiler

        24.02.09

Anasayfa
Yukarı

 

Tarihten sayfalar

Bu yazı dizini, geçmiş tarihimiz de Kırşehir yöresinde yaşamış atalarımız ve yaşanmış olaylara ve de geçmişte ki kültürel yapımıza ışık tutmak amacıyla hazırlanmıştır.                                                                             HACI ERCAN

 

ALEVİ-BEKTAŞİLER VE AHİLER

 

Ahilik nedir?

Ahilik, yalnızca Türkler / Türkmenler arasında varlığını sürdürmüş olan; düşünsel açıdan Ali'nin adıyla simgelenen toplumsal muhalefete bağlı, bâtıni bir kuruluş olmasıyla belirgin, ancak geçimini sağlayacak bir zanaata sahip olanların girebildiği, alışılagelen anlamda bir tarikattan çok, belli kuralları, koşulları ve inanç geleneği bulunan, dine bağlı bir yapılanmadan apayrı özellikler taşıyan bir uğraş örgütüdür, bir iş, emek birliğidir; bu anlamda bir kurumdur.

Araştırmacılar, Ahiliğe temel olan Ahi sözcüğünün, kökeni konusunda tam bir görüş birliği içerisinde değildir. Ancak, genel kabul gören, tarihsel olaylar, olgular tarafından doğrulandığı savlanan anlayış; Türkçe, "yiğit, cömert, eli açık" anlamlarına gelen "akı" sözcüğünün, zamanla Arapça, "kardeş" anlamına gelen "ahi" biçimine dönüştüğü şeklindedir.

Emevilere karşı Horasan'da, Abbasi ihtilalinin önderi Ebu Müslim el Horasani'yi (... -755) destekleyenler, bir bakıma Ahilerin öncülleriydi. Söylence yüklü de olsa Ebu Müslim sonraları, bir meslek kesimini temsil eder oldu. Anadolu Rum abdalları, Hacı Bektaş Veli düşüncesinin yılmaz savaşçıları olduklarının bir simgesi olarak, Demirci Ahi Hurdek tarafından Ebu Müslim'e bir savaş aracı olarak verilen baltayı, sürekli yanlarında taşıdılar. Ebu Müslim el-Horasani'nin tarihi kişiliği, efsaneleşmiş yaşamı ve savaşları kapsamında, Ali yandaşlarıyla, Muaviye yandaşları arasındaki mücadeleyi destanlaştırdılar. Horasan'dan / Türkistan'dan Anadolu'ya "Alpler", "Alp erenler" oldular.

Ahiliği birinci dereceden etkileyen ve ona önemli katkılar veren Fütüvvetçilik, 10. yüzyıldan başlayarak örgütlendi. Fütüvvet, çoğulu "fityan" olan Arapça "delikanlı, yiğit, eli açık, gözü pek, iyi huylu kişi" anlamlarına gelen "feta" sözcüğünden gelir.

Emeviler yıkılıp, Abbasi soyu başa geçtikten sonra bu kez Horasan / Türkistan kökenli askeri birliklerin güçlü ve imtiyazlı duruma geçmelerine; merkezi otoritenin ekonomik sömürü ve siyasal eşitsizlik dayatmalarına karşı bir tepki olarak, 9. yüzyıldan itibaren bâtıni bir şemsiye altında ve Arap halk katında, kimi örgütlenmeler belirmeye başladı. Abbasi yönetiminin güçlü olduğu dönemlerde "sivil itaatsizlikten" öteye geçemeyen bu kıpırdanmalar; devlet otoritesinin zayıflamasıyla "tehlikeli" boyutlara sıçradı. Toplu davranarak kundakçılık eylemlerinde bulunan, iktidar savaşında şu ya da bu güç tarafından kullanılan bu unsurlar; çoğulu "ayyarun" olan "yasa tanımaz, yasadışı toplum" anlamında "ayyar", "haydut" anlamında "evbaş" ve çoğulu "şuttar" olan "kurnaz" anlamında "şâtır" adlarıyla anılmaya başladılar.

Kamu yararına davrandıkları savıyla hareket eden bu fityan ocakları, sonraları; devletin siyasal yapısı içerisine çekilerek etkisiz kılınmaya çalışıldı. Özellikle, asker ve güvenlik güçlerinin yetersiz kaldığı Arap olmayan İslam ülkelerinde "seyyar milis gücü" olarak kullanılmaya başlanıldı. Fityan ocaklarının, siyasal amaçlarla devreye sokulması onların, standart bir ahlaki disiplin altına girmeleri ya da sokulmaları zorunluluğunu ortaya çıkardı. Bu zorunluluk, fityan ocaklarının öncüleri / önderleri tarafından giderildi ve ilk ilkeler şekillenmeye başladı. Başlangıçta fütüvvetçi kuralları olarak bilinen bu ilkeler zamanla, fütüvveci, ayyar, şâtır vb. kuruluşların ortak nitelikleri olmaya başladı. Ayrı ayrı adlarla anılan bu tür kuruluşları kendi potasında toplayan fütüvvetcilik, giderek belli amaçlarla belli zamanlarda bir araya gelen ve belirlenen ahlaki / yiğitlik kuralları içinde davranan örgütlerin genel adı oldu.

Abbasi yönetiminin iyice zayıflamasıyla fütüvvetçilik, siyasal bir kimlik olarak öne çıktı. Bunun üzerine Fütüvvetçiliği, kendi başkanlığında örgütleyip politik / siyasal amaçları için kullanmayı planlayan Abbasi halifesi Nasır Lidinillah (saltanatı: 1180-1225) çağının büyük mutasavvıfı, Şahabüddin Abu Hafs Ömer al-Suhraverdi'ye (1145-1234), geniş kapsamlı bir fütüvvetname yazdırdı. Böylece fütüvvet, belli kurallar çerçevesinde bir "öncü örgüt", olağan zamanlarda atıcılık vb. etkinliklerle kendini canlı tutan bir "izci örgütü" olarak kurumlaştı. Halife Nasır Lidinillah'ın amacı, bu "öncü örgütü", bu "izci örgütü" kullanarak sarsılmış Abbasi egemenliğini yeniden pekiştirmek, güçlüyle güçsüzü birleştiren bir toplumsal kaynaşma sağlamak ve komşu yönetimleri egemenliği altına almaya çalışmaktı.

1183'te örgütün piri ve şeyhi Abdülcebbar'dan fütüvvet şalvarını giyerek, fütüvvet örgütlerinin şefi oldu. Bu noktadan sonra fityan örgütleri, ilk ortaya çıkış amaçlarına zıt bir kanalda, Abbasi yönetiminin yüksek çıkarlar doğrultusunda davranan aristokrat nitelikli bir saray teşkilatı olarak gelişti.

Fityan örgütleri Nasır'ın amaçlarını İslam ülkelerine yaydı; bu arada Anadolu Selçuklu Devleti de fütüvvet çağrısı'na uydu. Önce İzzeddin Keykavus (1210-1219), kendi başvurusuyla Halife'den fütüvvet şalvarını aldı; ardından da Alaaddin Keykubat (1219-1237), Halife'nin dinsel danışmanı ve fütüvvetname yazarı Suhraverdi'nin elinden Konya'da fütüvvet şalvarını giydi. Böylece, Abbasi saray fütüvvetçiliği, Anadolu'ya taşınmış oldu; Selçuklu sultanlarının korumasında hemen her yana rahatça yayılma olanağı buldu.

10. yüzyıldan başlayarak Batı Türkistan'da ve İran'da yoğunlaşan Oğuz kökenli Türkler / Türkmenler, 1040'ta Gazneliler Devleti'ne karşı kazandıkları Dandanakan Savaşı'ndan sonra Rey kentini kendilerine başkent yaparak Büyük Selçuklu Devleti'ni kurdular

Anadolu'yu Bizansın elinden almak amacında olan Selçuklular; 1048'de Pasinlere, 1054'te Muradiye'ye, 1059'da Sivas'a, 1064'te Kars'a girdiler. 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu, bütünüyle Selçuklulara açılmış oldu. 1071'i izleyen göçler, 13. yüzyılın sonlarına değin sürdü. 14. yüzyıldan başlayarak göç hareketleri ters yönde, yani Anadolu'dan İran'a yapılmaya başlandı.

1071'den 1225 yıllarına değin Anadolu'ya büyük dalgalar halinde giren Türk / Türkmen toplulukları, genellikle göçebe idiler.

1220'de Moğolların, Harezmşahlar Türk Devleti'ni ortadan kaldırmasından sonra, Maveraünnehir ve Türkistan'daki Türk kentlerinin tüccar ve sanatkâr halkı, dükkânlarını, tezgâhlarını bırakıp Anadolu'ya yöneldiler. Bu ikinci büyük göç dalgasıyla gelenler, öncekilerinin aksine çoğunlukla kentliydiler.

1240'ta, Baba İshak'ın önderliğindeki Türkmen ayaklanması, Selçuklu ordusu tarafından acımasızca bastırıldı. Ancak, Baba İshak'ın müritleri, onun bâtıni inançlarını devam ettirdiler.

Anadolu'nun kırında, yani toprak / otlak zemininde, ekonomik açıdan büyük sıkıntılar içinde kıvranan, siyasal açıdan sürekli istismar edilen kitleler, Hacı Bektaş Veli'nin (1209-1271) öncülüğünde / önderliğinde; Ali ve On iki İmam sevgisine dayanan, olgunluk, eşitlik, özgürlük vb. ilkelerle belirgin, bu toprağa özgü Alevilik-Bektaşiliği yapılandırdı.

Hristiyan kökenli ticaret erbabının ağırlıkta olduğu kentlerde, esnaf / zanaatkâr zemininde, ikinci büyük göç dalgasıyla gelip buralarda yerleşik yaşama geçen Türkmen kitleler; asıl adı Şeyh Nasreddin Ebu'l Hakayık bin Ahmet el-Hoyi (1169-1261) olan Ahi Evren' in öncülüğünde / önderliğinde, Arap kanalından gelip daha önce Anadolu'ya giren ve Selçuklu sultanlarının korumasında hemen her tarafa yayılmış bulunan Fütüvvetçiliği, Asya'da yarattıkları kent değerlerinin belirleyiciliğinde yorumlayarak bir uğraş örgütü, bir iş, emek örgütü olarak Ahiliği kurdu.

Baba İshak Ayaklanması, Selçuklu Devleti'nin ne denli zayıf olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Bunu sezinleyen İran'daki Moğol kuvvetleri kumandanı Baycu, 1243 yılında Selçuklu ülkesine yürüdü; Sivas'ın 80 km. doğusunda bulunan Köse Dağı'nda yapılan savaşta Selçuklu ordusu, sayıca kendisinden az olan Moğol ordusuna utanç verici bir biçimde yenildi. Bu yenilgi üzerine Selçuklu Devleti, Moğolların yönetimine girdi; Anadolu'da tam bir düşkünlük ve feryat devri başladı. Anadolu'da Moğollara karşı mücadele eden biricik unsur, Türkmenler oldu. Selçuklu sultanları ya da onlar adına iktidarı ellerinde tutanlar, göçebe unsuru ile yerleşik unsuru birleştirip Moğollara karşı bir direniş oluşturamadılar. Tam tersine Moğollara dayandılar. Tam bu noktada, önce Selçuklulara, ardından Moğollara yaslanan Mevlevilik devreye girdi; Mevlevilik yoluyla Alevilik-Bektaşilik ve Ahilik baskı altına alınmaya çalışıldı; düşünsel ürünleri yok edildi.

Bütün bunlara karşın, Türkmen direnişi kırılamadı; Alevi-Bektaşiler ve Ahiler Moğollara, bağlısı Selçuklulara, yanlısı Mevlevilere karşı mücadelelerini sürdürdüler. Moğol bağlısı IV. Rüknettin Kılıç Arslan'ın Kırşehir emirliğine atadığı bir Moğol soylusu ve Mevlana müridi olan Nurettin Caca, ayaklanan Ahilerin tümünü kılıçtan geçirdi; Ahi Evren de bu katliamdan kurtulamadı (1261).

Anadolu'da ilk feodal devlet olan Selçuklu egemenliğinin geniş karnında ve kentlerde, üretim / bölüşüm temelinde bir meslek örgütlenmesinin insanları olarak öne çıkan Ahiler, başlangıçta merkezi yönetimle bir çelişki içerisinde değillerdi. Ancak giderek, sömürünün ve siyasal eşitsizliğin dayanılmaz boyutlara ulaşması, kırlardan kentleri kuşatması sonucu Ahiler, kendileri dışında kalan Türkmen kitle ile birlikte davranmaya başladı. Moğollara karşı Selçukluları içtenlikle destekleyen ve bu yolda önemli direnmeler gösteren Ahiler, Selçuklu yönetiminin Moğollara dayanmasıyla onlarla kesin bir kopuşmaya girdi; bu süreç içerisinde, Selçuklu / Moğol yanlısı bir kanala oturan Mevlevilikten de iyice uzaklaştılar. Kırsal kesimde, köylülük arasında bir anda yaygınlaşan ve daha sınıf yoğun bir mücadelenin öncüleri durumunda bulunan Alevi-Bektaşilerle birleştiler. Böylece Ahilerin devrimci yanı öne çıkmış oldu.

Selçuklu sultanlarının Moğol yönetimine girmesi üzerine Türkmenler devlete karşı tam bir itaatsizlik içine girdiler. Bu aşamada, Selçuklu sultanları Türkmenleri, itaat altına alacak bir güce de sahip değillerdi. Bu nedenle ilk İlhanlı hükümdarı Hülagü (1256-1265) Anadolu'daki Moğol kumandanlarına, Türkmenleri tenkil etmeleri buyruğunu verdi; Sivas ve Kayseri yöresindeki Türkmenlere ağır bir darbe vuruldu; bir kesimi, güneye inerek Memluk topraklarına sığındı.

1277'de Mısır-Suriye Türk Memlukları hükümdarı Bay-Bars, Selçuklu devletinde iktidarı elinde tutan Pervane Muineddin Süleyman'ın daveti üzerine Anadolu'ya yürüdü ve Elbistan ovasında Moğol ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. İzleyen süreçte, Anadolu toprağında çok sayıda beylikler kuruldu. Ebu Sayid Bahadır Han'ın ölümü üzerine (1335) Moğollar arasında şiddetli bir iç mücadele başladı. Bu mücadele sonucu, Anadolu beylikleri tam bir bağımsızlığa kavuştu. Siyasal birlikten yoksun bu ortamda, Ahiler öne çıkarak kentleri yönetmeye başladılar. Hemen hemen her kentte, başlarında bir Ahibaba bulunan esnaf ve sanatkâr dernekleri vardı. Bunlar silahlı olup, aynı zamanda siyasal açıdan yerel bir kuvveti temsil ediyordu. Bütün gün çalışan yiğitler, geceleri dernek merkezinde toplanarak sohbet ederler, türküler çağırıp, raks ederlerdi. Dernek merkezleri aynı zamanda birer misafirhane idi; uzak yakın yerlerden gelen yabancılar, bu Ahi odalarında çok sıcak bir konukseverlik görürlerdi. Bu yanlarıyla Ahiler, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda da büyük bir rol oynadı. Osman Gazi'nin kayınpederi Edebali, bir Ahi şeyhiydi; birçok silah arkadaşı örgüte üyeydi. Ahi örgütü, 18. yüzyıldan sonra loncalara dönüşmeye başladı; iç ve dış ekonomik gelişmelere koşut olarak Meşrutiyet'le birlikte iyice zayıflayıp ortadan kalktı.

Anadolu Selçukluları döneminde ortaya çıkan ve yaygınlaşarak Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna önemli katkılar veren; esnaf, zanaatçı, çiftçi gibi çalışma kollarından insanları kapsayan Ahiliğin, ülke düzeyinde bütünlük gösteren bir iç işleyişi vardı.

Ahi Evren, örgütün sürekliliğini sağlamak için Ahiliği, tekke ve zaviyelere bağlamıştı. Herhangi bir meslekte çalışabilmek için, o mesleğin Ahi zaviyesine bağlanmak zorunluydu. Bir meslekte çalışmak isteyen önce çırak olarak alınır, daha sonra kalfa ve usta olarak zanaatında ilerlerdi.

Yerel ahibabalarının atamaları ve azilleri, Kırşehir'deki Ahi Evren tekkesi piri tarafından onaylanırdı. Her yıl Anadolu'ya ve Rumeli'ne Ahi örgütü başkanının görevlendirdiği nakibler ve halifeler giderdi. Yerel örgütlerin durumunu inceler, esnafı toplar yeni taliplere, kalfalara ve ustalara peştemal kuşatırdı; tezgâh açacaklara izin ve ruhsat verirdi.

Ahilik bir örgüt olduğu için ona her isteyen giremezdi. Örgüte, örgütten yetkili birinin aracılığı ve onayıyla girilir; belli kurallara göre uygulanan bir giriş töreni yapılırdı. Yaş ve aşama bakımından küçükten, büyüğe gösterilen sınırsız bir saygı zemininde, herkes birbirinin "kardeşi" idi. Ahlaki bakımdan küçültücü, yerilmeye, kötülenmeye elverişli kimseler; bu kapsamda dinsizlerin, dedikoducuların, falcıların, yıldızlara bakarak geleceği bildirenlerin, peygamberlere saygısızlık edenlerin, tellakların, dellalların, pişekârların, cerrahların, alemdârların, beddua edenlerin ve hırsızların örgütte yeri yoktu; bilinmeyerek alınmışlarsa bir daha alınmamak üzere kovulurlardı.

Örgüte girmesi uygun görülen kimseye, örgütün bir üyesi olduğunun, kendini örgüte vereceğinin ve örgüt kurallarına uyacağının bir simgesi olarak "Şed" (kuşak) bağlanırdı.

Kuşak bağlamanın 12 koşulu vardı: Bunlar; bilgi / amel / sabır / yol gösterici olma / kötülüklerden uzak kalma; iç arınmışlığı, kurtuluş / Tanrı'ya şükretme / tövbe / çaba gösterme / yakın dostluk kurma / sadakat / kendini Tanrı'ya, Tanrı inancına verme / alışkanlığı bırakma.

Örgüte girmek isteyen kişiye,özel törende; nefes vermesi, uğur getirmesi için usta, yol atası, sağ yol yoldaşı ve sol yol kardeşi olmak üzere dört simgesel kişi seçtirilirdi. Bunlar örgüte girene tinsel bakımdan öncülük eder, yardımına koşar, yol gösterirdi.

Örgüte giren kişi, Ahi olabilmesi için üç dalda eğitilirdi: Şeriat, tarikat ve marifet bilgisi verilerek gerekli bilgiyle donatılır; bir uğraşı alanında yetişmesi sağlanarak meslek sahibi kılınır ve gerekli beceriler kazandırılarak savaşacak duruma getirilirdi.

Ahilikte uğraşın öncüsü bir peygamberdi; bu nedenle peygamberler, bir iş, uğraş sahibi olarak algılanırdı. Âdem, tarımcı; Şid hallaç; İdris, terzi; Nuh, marangoz; Hut, ticaret erbabı; Salih, deveci; İbrahim, sütçü; İsmail, avcı; İshak, çoban; Yusuf, saatçi; Musa, çoban; Zülküf, ekmekçi; Lut, tarihçi; Üzeyir, bağcı; İlyas, culhacı; Davut, zırhçı; Lokman, hekim; Yunus, balıkçı; İsa, gezgin ve Muhammet, tüccardı.

Ahiliğin genel kural niteliğinde altı ilkesi vardı: Elini açık tut / sofranı açık tut / gözünü bağlı tut / kapını açık tut / belini bağlı tut / ve dilini bağlı tut. Bunlardan ilk ikisi eli sıkılıktan kaçınmayı, eli açıklığı, yardımlaşmayı; üçüncüsü, başkalarının işine karışmamayı, her olup biteni görmemeyi; dördüncüsü, konukseverliği ve son ikisi kendine egemen olmayı, duyguların, tutkuların tutsağı olmamayı simgelerdi.

Görüldüğü gibi Ahilik, Alevilik-Bektaşiliği yaratan insanlarla aynı kökenden gelenlerin,yine benzer kaynaklardan beslenerek yarattıkları, Anadolu kırını kentte tamamlayan, bütünleyen; bir iş, uğraş örgütüdür. Bugünün yazar-araştırmacılarına düşen görev, Ahiliğin kural, ilke ve inanç öğelerini tarihin gerisine giderek, kaynağına ulaşarak aydınlığa çıkarmak olmalıdır.....

Kaynak: Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı 1992

Anasayfa | Ali'nin Şemsiyesi | Leydi | karanlıklar | Anadoluda Savaşlar | Babailer | Bektaşiler/Ahiler | KARACAKÜRT | 1 Mayıs

Tarih: 24.02.09