|
Tarihten sayfalar
Bu yazı dizini, geçmiş tarihimiz
de Kırşehir yöresinde yaşamış atalarımız ve yaşanmış olaylara ve de geçmişte
ki kültürel yapımıza ışık tutmak amacıyla hazırlanmıştır.
HACI
ERCAN
ALEVİ-BEKTAŞİLER VE AHİLER
Ahilik nedir?
Ahilik, yalnızca Türkler /
Türkmenler arasında varlığını sürdürmüş olan; düşünsel açıdan Ali'nin adıyla
simgelenen toplumsal muhalefete bağlı, bâtıni bir kuruluş olmasıyla
belirgin, ancak geçimini sağlayacak bir zanaata sahip olanların girebildiği,
alışılagelen anlamda bir tarikattan çok, belli kuralları, koşulları ve inanç
geleneği bulunan, dine bağlı bir yapılanmadan apayrı özellikler taşıyan bir
uğraş örgütüdür, bir iş, emek birliğidir; bu anlamda bir kurumdur.
Araştırmacılar, Ahiliğe temel olan
Ahi sözcüğünün, kökeni konusunda tam bir görüş birliği içerisinde değildir.
Ancak, genel kabul gören, tarihsel olaylar, olgular tarafından doğrulandığı
savlanan anlayış; Türkçe, "yiğit, cömert, eli açık" anlamlarına gelen
"akı" sözcüğünün, zamanla Arapça, "kardeş" anlamına gelen "ahi"
biçimine dönüştüğü şeklindedir.
Emevilere karşı Horasan'da, Abbasi
ihtilalinin önderi Ebu Müslim el Horasani'yi (... -755) destekleyenler, bir
bakıma Ahilerin öncülleriydi. Söylence yüklü de olsa Ebu Müslim sonraları,
bir meslek kesimini temsil eder oldu. Anadolu Rum abdalları, Hacı Bektaş
Veli düşüncesinin yılmaz savaşçıları olduklarının bir simgesi olarak,
Demirci Ahi Hurdek tarafından Ebu Müslim'e bir savaş aracı olarak verilen
baltayı, sürekli yanlarında taşıdılar. Ebu Müslim el-Horasani'nin tarihi
kişiliği, efsaneleşmiş yaşamı ve savaşları kapsamında, Ali yandaşlarıyla,
Muaviye yandaşları arasındaki mücadeleyi destanlaştırdılar. Horasan'dan /
Türkistan'dan Anadolu'ya "Alpler", "Alp erenler" oldular.
Ahiliği birinci dereceden
etkileyen ve ona önemli katkılar veren Fütüvvetçilik, 10. yüzyıldan
başlayarak örgütlendi. Fütüvvet, çoğulu "fityan" olan Arapça
"delikanlı, yiğit, eli açık, gözü pek, iyi huylu kişi" anlamlarına gelen
"feta" sözcüğünden gelir.
Emeviler yıkılıp, Abbasi soyu başa
geçtikten sonra bu kez Horasan / Türkistan kökenli askeri birliklerin güçlü
ve imtiyazlı duruma geçmelerine; merkezi otoritenin ekonomik sömürü ve
siyasal eşitsizlik dayatmalarına karşı bir tepki olarak, 9. yüzyıldan
itibaren bâtıni bir şemsiye altında ve Arap halk katında, kimi örgütlenmeler
belirmeye başladı. Abbasi yönetiminin güçlü olduğu dönemlerde "sivil
itaatsizlikten" öteye geçemeyen bu kıpırdanmalar; devlet otoritesinin
zayıflamasıyla "tehlikeli" boyutlara sıçradı. Toplu davranarak
kundakçılık eylemlerinde bulunan, iktidar savaşında şu ya da bu güç
tarafından kullanılan bu unsurlar; çoğulu "ayyarun" olan "yasa
tanımaz, yasadışı toplum" anlamında "ayyar", "haydut"
anlamında "evbaş" ve çoğulu "şuttar" olan "kurnaz"
anlamında "şâtır" adlarıyla anılmaya başladılar.
Kamu yararına davrandıkları
savıyla hareket eden bu fityan ocakları, sonraları; devletin siyasal yapısı
içerisine çekilerek etkisiz kılınmaya çalışıldı. Özellikle, asker ve
güvenlik güçlerinin yetersiz kaldığı Arap olmayan İslam ülkelerinde
"seyyar milis gücü" olarak kullanılmaya başlanıldı. Fityan ocaklarının,
siyasal amaçlarla devreye sokulması onların, standart bir ahlaki disiplin
altına girmeleri ya da sokulmaları zorunluluğunu ortaya çıkardı. Bu
zorunluluk, fityan ocaklarının öncüleri / önderleri tarafından giderildi ve
ilk ilkeler şekillenmeye başladı. Başlangıçta fütüvvetçi kuralları olarak
bilinen bu ilkeler zamanla, fütüvveci, ayyar, şâtır vb. kuruluşların ortak
nitelikleri olmaya başladı. Ayrı ayrı adlarla anılan bu tür kuruluşları
kendi potasında toplayan fütüvvetcilik, giderek belli amaçlarla belli
zamanlarda bir araya gelen ve belirlenen ahlaki / yiğitlik kuralları içinde
davranan örgütlerin genel adı oldu.
Abbasi yönetiminin iyice
zayıflamasıyla fütüvvetçilik, siyasal bir kimlik olarak öne çıktı. Bunun
üzerine Fütüvvetçiliği, kendi başkanlığında örgütleyip politik / siyasal
amaçları için kullanmayı planlayan Abbasi halifesi Nasır Lidinillah
(saltanatı: 1180-1225) çağının büyük mutasavvıfı, Şahabüddin Abu Hafs Ömer
al-Suhraverdi'ye (1145-1234), geniş kapsamlı bir fütüvvetname yazdırdı.
Böylece fütüvvet, belli kurallar çerçevesinde bir "öncü örgüt",
olağan zamanlarda atıcılık vb. etkinliklerle kendini canlı tutan bir
"izci örgütü" olarak kurumlaştı. Halife Nasır Lidinillah'ın amacı, bu
"öncü örgütü", bu "izci örgütü" kullanarak sarsılmış Abbasi
egemenliğini yeniden pekiştirmek, güçlüyle güçsüzü birleştiren bir toplumsal
kaynaşma sağlamak ve komşu yönetimleri egemenliği altına almaya çalışmaktı.
1183'te örgütün piri ve şeyhi
Abdülcebbar'dan fütüvvet şalvarını giyerek, fütüvvet örgütlerinin şefi oldu.
Bu noktadan sonra fityan örgütleri, ilk ortaya çıkış amaçlarına zıt bir
kanalda, Abbasi yönetiminin yüksek çıkarlar doğrultusunda davranan
aristokrat nitelikli bir saray teşkilatı olarak gelişti.
Fityan örgütleri Nasır'ın
amaçlarını İslam ülkelerine yaydı; bu arada Anadolu Selçuklu Devleti de
fütüvvet çağrısı'na uydu. Önce İzzeddin Keykavus (1210-1219), kendi
başvurusuyla Halife'den fütüvvet şalvarını aldı; ardından da Alaaddin
Keykubat (1219-1237), Halife'nin dinsel danışmanı ve fütüvvetname yazarı
Suhraverdi'nin elinden Konya'da fütüvvet şalvarını giydi. Böylece, Abbasi
saray fütüvvetçiliği, Anadolu'ya taşınmış oldu; Selçuklu sultanlarının
korumasında hemen her yana rahatça yayılma olanağı buldu.
10. yüzyıldan başlayarak Batı
Türkistan'da ve İran'da yoğunlaşan Oğuz kökenli Türkler / Türkmenler,
1040'ta Gazneliler Devleti'ne karşı kazandıkları Dandanakan Savaşı'ndan
sonra Rey kentini kendilerine başkent yaparak Büyük Selçuklu Devleti'ni
kurdular
Anadolu'yu Bizansın elinden almak
amacında olan Selçuklular; 1048'de Pasinlere, 1054'te Muradiye'ye, 1059'da
Sivas'a, 1064'te Kars'a girdiler. 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra Anadolu,
bütünüyle Selçuklulara açılmış oldu. 1071'i izleyen göçler, 13. yüzyılın
sonlarına değin sürdü. 14. yüzyıldan başlayarak göç hareketleri ters yönde,
yani Anadolu'dan İran'a yapılmaya başlandı.
1071'den 1225 yıllarına değin
Anadolu'ya büyük dalgalar halinde giren Türk / Türkmen toplulukları,
genellikle göçebe idiler.
1220'de Moğolların, Harezmşahlar
Türk Devleti'ni ortadan kaldırmasından sonra, Maveraünnehir ve
Türkistan'daki Türk kentlerinin tüccar ve sanatkâr halkı, dükkânlarını,
tezgâhlarını bırakıp Anadolu'ya yöneldiler. Bu ikinci büyük göç dalgasıyla
gelenler, öncekilerinin aksine çoğunlukla kentliydiler.
1240'ta, Baba İshak'ın
önderliğindeki Türkmen ayaklanması, Selçuklu ordusu tarafından acımasızca
bastırıldı. Ancak, Baba İshak'ın müritleri, onun bâtıni inançlarını devam
ettirdiler.
Anadolu'nun kırında, yani toprak /
otlak zemininde, ekonomik açıdan büyük sıkıntılar içinde kıvranan, siyasal
açıdan sürekli istismar edilen kitleler, Hacı Bektaş Veli'nin (1209-1271)
öncülüğünde / önderliğinde; Ali ve On iki İmam sevgisine dayanan, olgunluk,
eşitlik, özgürlük vb. ilkelerle belirgin, bu toprağa özgü
Alevilik-Bektaşiliği yapılandırdı.
Hristiyan kökenli ticaret
erbabının ağırlıkta olduğu kentlerde, esnaf / zanaatkâr zemininde, ikinci
büyük göç dalgasıyla gelip buralarda yerleşik yaşama geçen Türkmen kitleler;
asıl adı Şeyh Nasreddin Ebu'l Hakayık bin Ahmet el-Hoyi (1169-1261) olan Ahi
Evren' in öncülüğünde / önderliğinde, Arap kanalından gelip daha önce
Anadolu'ya giren ve Selçuklu sultanlarının korumasında hemen her tarafa
yayılmış bulunan Fütüvvetçiliği, Asya'da yarattıkları kent değerlerinin
belirleyiciliğinde yorumlayarak bir uğraş örgütü, bir iş, emek örgütü olarak
Ahiliği kurdu.
Baba İshak Ayaklanması, Selçuklu
Devleti'nin ne denli zayıf olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Bunu sezinleyen
İran'daki Moğol kuvvetleri kumandanı Baycu, 1243 yılında Selçuklu ülkesine
yürüdü; Sivas'ın 80 km. doğusunda bulunan Köse Dağı'nda yapılan savaşta
Selçuklu ordusu, sayıca kendisinden az olan Moğol ordusuna utanç verici bir
biçimde yenildi. Bu yenilgi üzerine Selçuklu Devleti, Moğolların yönetimine
girdi; Anadolu'da tam bir düşkünlük ve feryat devri başladı. Anadolu'da
Moğollara karşı mücadele eden biricik unsur, Türkmenler oldu. Selçuklu
sultanları ya da onlar adına iktidarı ellerinde tutanlar, göçebe unsuru ile
yerleşik unsuru birleştirip Moğollara karşı bir direniş oluşturamadılar. Tam
tersine Moğollara dayandılar. Tam bu noktada, önce Selçuklulara, ardından
Moğollara yaslanan Mevlevilik devreye girdi; Mevlevilik yoluyla
Alevilik-Bektaşilik ve Ahilik baskı altına alınmaya çalışıldı; düşünsel
ürünleri yok edildi.
Bütün bunlara karşın, Türkmen
direnişi kırılamadı; Alevi-Bektaşiler ve Ahiler Moğollara, bağlısı
Selçuklulara, yanlısı Mevlevilere karşı mücadelelerini sürdürdüler. Moğol
bağlısı IV. Rüknettin Kılıç Arslan'ın Kırşehir emirliğine atadığı bir Moğol
soylusu ve Mevlana müridi olan Nurettin Caca, ayaklanan Ahilerin tümünü
kılıçtan geçirdi; Ahi Evren de bu katliamdan kurtulamadı (1261).
Anadolu'da ilk feodal devlet olan
Selçuklu egemenliğinin geniş karnında ve kentlerde, üretim / bölüşüm
temelinde bir meslek örgütlenmesinin insanları olarak öne çıkan Ahiler,
başlangıçta merkezi yönetimle bir çelişki içerisinde değillerdi. Ancak
giderek, sömürünün ve siyasal eşitsizliğin dayanılmaz boyutlara ulaşması,
kırlardan kentleri kuşatması sonucu Ahiler, kendileri dışında kalan Türkmen
kitle ile birlikte davranmaya başladı. Moğollara karşı Selçukluları
içtenlikle destekleyen ve bu yolda önemli direnmeler gösteren Ahiler,
Selçuklu yönetiminin Moğollara dayanmasıyla onlarla kesin bir kopuşmaya
girdi; bu süreç içerisinde, Selçuklu / Moğol yanlısı bir kanala oturan
Mevlevilikten de iyice uzaklaştılar. Kırsal kesimde, köylülük arasında bir
anda yaygınlaşan ve daha sınıf yoğun bir mücadelenin öncüleri durumunda
bulunan Alevi-Bektaşilerle birleştiler. Böylece Ahilerin devrimci yanı öne
çıkmış oldu.
Selçuklu sultanlarının Moğol
yönetimine girmesi üzerine Türkmenler devlete karşı tam bir itaatsizlik
içine girdiler. Bu aşamada, Selçuklu sultanları Türkmenleri, itaat altına
alacak bir güce de sahip değillerdi. Bu nedenle ilk İlhanlı hükümdarı Hülagü
(1256-1265) Anadolu'daki Moğol kumandanlarına, Türkmenleri tenkil etmeleri
buyruğunu verdi; Sivas ve Kayseri yöresindeki Türkmenlere ağır bir darbe
vuruldu; bir kesimi, güneye inerek Memluk topraklarına sığındı.
1277'de Mısır-Suriye Türk
Memlukları hükümdarı Bay-Bars, Selçuklu devletinde iktidarı elinde tutan
Pervane Muineddin Süleyman'ın daveti üzerine Anadolu'ya yürüdü ve Elbistan
ovasında Moğol ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. İzleyen süreçte, Anadolu
toprağında çok sayıda beylikler kuruldu. Ebu Sayid Bahadır Han'ın ölümü
üzerine (1335) Moğollar arasında şiddetli bir iç mücadele başladı. Bu
mücadele sonucu, Anadolu beylikleri tam bir bağımsızlığa kavuştu. Siyasal
birlikten yoksun bu ortamda, Ahiler öne çıkarak kentleri yönetmeye
başladılar. Hemen hemen her kentte, başlarında bir Ahibaba bulunan esnaf ve
sanatkâr dernekleri vardı. Bunlar silahlı olup, aynı zamanda siyasal açıdan
yerel bir kuvveti temsil ediyordu. Bütün gün çalışan yiğitler, geceleri
dernek merkezinde toplanarak sohbet ederler, türküler çağırıp, raks
ederlerdi. Dernek merkezleri aynı zamanda birer misafirhane idi; uzak yakın
yerlerden gelen yabancılar, bu Ahi odalarında çok sıcak bir konukseverlik
görürlerdi. Bu yanlarıyla Ahiler, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda da büyük
bir rol oynadı. Osman Gazi'nin kayınpederi Edebali, bir Ahi şeyhiydi; birçok
silah arkadaşı örgüte üyeydi. Ahi örgütü, 18. yüzyıldan sonra loncalara
dönüşmeye başladı; iç ve dış ekonomik gelişmelere koşut olarak Meşrutiyet'le
birlikte iyice zayıflayıp ortadan kalktı.
Anadolu Selçukluları döneminde
ortaya çıkan ve yaygınlaşarak Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna önemli katkılar
veren; esnaf, zanaatçı, çiftçi gibi çalışma kollarından insanları kapsayan
Ahiliğin, ülke düzeyinde bütünlük gösteren bir iç işleyişi vardı.
Ahi Evren, örgütün sürekliliğini
sağlamak için Ahiliği, tekke ve zaviyelere bağlamıştı. Herhangi bir meslekte
çalışabilmek için, o mesleğin Ahi zaviyesine bağlanmak zorunluydu. Bir
meslekte çalışmak isteyen önce çırak olarak alınır, daha sonra kalfa ve usta
olarak zanaatında ilerlerdi.
Yerel ahibabalarının atamaları ve
azilleri, Kırşehir'deki Ahi Evren tekkesi piri tarafından onaylanırdı. Her
yıl Anadolu'ya ve Rumeli'ne Ahi örgütü başkanının görevlendirdiği nakibler
ve halifeler giderdi. Yerel örgütlerin durumunu inceler, esnafı toplar yeni
taliplere, kalfalara ve ustalara peştemal kuşatırdı; tezgâh açacaklara izin
ve ruhsat verirdi.
Ahilik bir örgüt olduğu için ona
her isteyen giremezdi. Örgüte, örgütten yetkili birinin aracılığı ve
onayıyla girilir; belli kurallara göre uygulanan bir giriş töreni yapılırdı.
Yaş ve aşama bakımından küçükten, büyüğe gösterilen sınırsız bir saygı
zemininde, herkes birbirinin "kardeşi" idi. Ahlaki bakımdan
küçültücü, yerilmeye, kötülenmeye elverişli kimseler; bu kapsamda
dinsizlerin, dedikoducuların, falcıların, yıldızlara bakarak geleceği
bildirenlerin, peygamberlere saygısızlık edenlerin, tellakların, dellalların,
pişekârların, cerrahların, alemdârların, beddua edenlerin ve hırsızların
örgütte yeri yoktu; bilinmeyerek alınmışlarsa bir daha alınmamak üzere
kovulurlardı.
Örgüte girmesi uygun görülen
kimseye, örgütün bir üyesi olduğunun, kendini örgüte vereceğinin ve örgüt
kurallarına uyacağının bir simgesi olarak "Şed" (kuşak) bağlanırdı.
Kuşak bağlamanın 12 koşulu vardı:
Bunlar; bilgi / amel / sabır / yol gösterici olma / kötülüklerden uzak
kalma; iç arınmışlığı, kurtuluş / Tanrı'ya şükretme / tövbe / çaba gösterme
/ yakın dostluk kurma / sadakat / kendini Tanrı'ya, Tanrı inancına verme /
alışkanlığı bırakma.
Örgüte girmek isteyen kişiye,özel
törende; nefes vermesi, uğur getirmesi için usta, yol atası, sağ yol yoldaşı
ve sol yol kardeşi olmak üzere dört simgesel kişi seçtirilirdi. Bunlar
örgüte girene tinsel bakımdan öncülük eder, yardımına koşar, yol gösterirdi.
Örgüte giren kişi, Ahi olabilmesi
için üç dalda eğitilirdi: Şeriat, tarikat ve marifet bilgisi verilerek
gerekli bilgiyle donatılır; bir uğraşı alanında yetişmesi sağlanarak meslek
sahibi kılınır ve gerekli beceriler kazandırılarak savaşacak duruma
getirilirdi.
Ahilikte uğraşın öncüsü bir
peygamberdi; bu nedenle peygamberler, bir iş, uğraş sahibi olarak
algılanırdı. Âdem, tarımcı; Şid hallaç; İdris, terzi; Nuh, marangoz; Hut,
ticaret erbabı; Salih, deveci; İbrahim, sütçü; İsmail, avcı; İshak, çoban;
Yusuf, saatçi; Musa, çoban; Zülküf, ekmekçi; Lut, tarihçi; Üzeyir, bağcı;
İlyas, culhacı; Davut, zırhçı; Lokman, hekim; Yunus, balıkçı; İsa, gezgin ve
Muhammet, tüccardı.
Ahiliğin genel kural niteliğinde
altı ilkesi vardı: Elini açık tut / sofranı açık tut / gözünü bağlı tut /
kapını açık tut / belini bağlı tut / ve dilini bağlı tut. Bunlardan ilk
ikisi eli sıkılıktan kaçınmayı, eli açıklığı, yardımlaşmayı; üçüncüsü,
başkalarının işine karışmamayı, her olup biteni görmemeyi; dördüncüsü,
konukseverliği ve son ikisi kendine egemen olmayı, duyguların, tutkuların
tutsağı olmamayı simgelerdi.
Görüldüğü
gibi Ahilik, Alevilik-Bektaşiliği yaratan insanlarla aynı kökenden
gelenlerin,yine benzer kaynaklardan beslenerek yarattıkları, Anadolu kırını
kentte tamamlayan, bütünleyen; bir iş, uğraş örgütüdür. Bugünün
yazar-araştırmacılarına düşen görev, Ahiliğin kural, ilke ve inanç öğelerini
tarihin gerisine giderek, kaynağına ulaşarak aydınlığa çıkarmak
olmalıdır.....
Kaynak:
Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı 1992 |