|
VURDUĞUN YERDEN GÜL
BİTER!
ÖRTMENİM...
Anlar
Anılar

İnsanın anılarını tazeleyebilmesi sevimli titreşimler
salgılar beyin hücrelerinden göz kapaklarına doğru.
Tıpkı sinema projektörü gibi. Kimi zaman sevgi dolu, kimi zaman hüzünlü,
kimi zaman da acımasız görüntüler salgılar anıların hapsedildiği hücreler,
şöyle bir yumunca göz kapağının perdelerine...
Bazen kerpiçten örme evin kireç duvarlarına sinmiş umarsız
sohbetler, gülüşmeler, göz yaşları, ayrılık sızıları olur yansıyan ışıklar.
Kimi zaman günlüğe düşülmüş minicik bir not, yapraklarının arasında kurumuş
iğde yaprağı... Bir saç teli belki de; hani siyah beyaz Hitit geyiği
deseniyle bezenmiş sofra bezinin ortasına çöreklenen eğri büğrü kalbur
kasnağının üzerinde görkemle duran bakırlı sinili yer sofrasında tabağa
iştahla daldırdığımız kaşık içinde tereyağı parlayan, kızarmış yarpuzu mis
gibi kokan tarhana çorbasının üzerinde görsek tiksinti ile bakacağımız
kadar siyah, tülbent kaçkını tel... Köşelerde bir yerlerde sıkışıp kalmış
siyah beyaz yırtık bir fotoğraftır ışığın sonsuzluğunda hayat bulan bazen
de...
Günübirlik yaşantının tasasız birikintileri anı olup çıkarsa
karşımıza. Yani anlık ve öylesine umarsız bir davranış, sevgiyle sunulan bir
çiçek, buruşuk kağıda işlenmiş iki satır, acemice çizilmiş bir resim...
Şimdi kaç kişi ilk kez kağıda karaladığı eğri büğrü harfleri saklıyor bir
köşede? İlkokuldan kalan bir defter? Üzerine ekin tozu sinmiş şapka? Aynanın
karşısına geçip şöyle bir göz gezdirin vücudunuzda. Bir zamanlar acı içinde
kıvrandıran derin bir yaranın izini gördüğünüzde neler hissedeceksiniz? Ya
da aynaya tutun anılarınızı da bir bakın geçmişte derin acılar içinde
kıvrandıran hangi yaşanmışlığın izi var ve neler hissettiriyor bugün.
Hasanoğlan
Ankara’nın Mamak ile Ayaş semtleri boyunca göz alabildiğince
gecekondu serpilmiş tepelerini geride bırakıp, tozu dumanı, hatta bin bir
farklı sesli kornaları birbirine karışmış kırmızılı mavili, halklı
belediyeli, otobüslü dolmuşlu, parasını veremeyen üstünü alamayanlı, müsait
bir yerde inecekli, abi ışıklarda trafik var ayaktakiler çöksün bi
zahmetli, fortçulu, ter kokulu, ürkek liseli bakışlı trafiğinden sıyırtıp da
nihayet Samsun yolunda seyretmeye başlayınca şöyle rahat bir nefes alır
insan. Elmadağ sırtlarına doğru ilerlerken ısrarlı bir levha beliriverir her
defasında yolun sol sapağında; Türkiye’nin eğitim sürecine damgasını vuran
idealist öğretmenlerin yetiştirildiği kasaba: Hasanoğlan.
Ankara Kalesi’nin tepesinde dalgalanan al bayraklı tarihi
surlarını dibinde “ben niye buradayım” serzenişiyle dolmuş durağının
arkasında sıkışıp kalmış, kocaman demir kapısı önünde lokma tatlıcıları,
nesir macuncuları, siyah renk üstüne beyaz çizgili damatlık ceketlerinin
yakaları ense köküne kadar kaldırılmış, parmak uçlarını, zamanla büyüyen
göbeklerinden yer yer açılmış pantolonlarının daracık ceplerinin içine
sokuşturmuş hatta omuzlarını sanki üşüyormuş gibi iyice bedenlerine
yapıştırmış, ürkek çekingen bakışlı müdavimleri; yeşilin hangi tonu olduğu
pek kestirilemeyen üniformalarıyla, kalçalarının üzerine yayık vaziyette
bezgin duruşlu, tabancası neredeyse diz kapaklarına kadar sarkan polisleri
ve mor pembe evlerin kadife perdelerle kendini gizlemeye çalıştığı
Bentderesi’nin genelevine yakın bir duraktan kalkardı Hasanoğlan’ın tembel,
kırmızı otobüsleri... Otobüsün tembeli olur mu birader demeyin. Gerçekten de
tembeldir belediyenin kırmızı otobüsleri. Belki de ben tembel bulurdum
onları.
Boşuna dememiş yazar “Ankara’nın en çok İstanbul’a
dönüşlerini severim...”
Noel
Aralık sıcaklarının Ekvator’un göbeğindeki küçük adayı
erittiği günler. Çoğunluğu gökyüzünde geçeceği anlaşılan uzun bir yolculuğa
daha çıkıyorum. Biraz sonra uçağa binip kıtaları aşacağım ve dünyanın
küçüklüğüne bakıp keyifleneceğim yine. Bir çeşit ego tatmini diyelim buna.
İnsanın doyumsuzluğu. Kompleks? Belki hepsinin karışımı. Bir zamanlar Cemal
Amcamın minibüsü ile boz eşeğe dönmüş vaziyette Mucur’a gidebilmek inanılmaz
zevk verirken... Hatta sonbaharla birlikte çadırlarını toplayan çingenelerin
ardından bakarken hayranlık dolu gözlerle, kim bilir nereye gidiyorlar
diye... Bugün dünyanın küçüklüğüne bakıp keyiflenecek kadar sonradan görme
olmuşum farkına varmadan. Olsun! Mucur’da aynı köyden birini görünce demez
miydik “Ulan dünya ne kadar küçükmüş!” diye... Küçük işte!
Biz öldükten sonra gezegenler arası ışınlanma yoluyla
seyahat eden nesil okuduğunda bu satırları “Ulan herife bak, uçak gibi ilkel
bir cihazla üç kıta gezdi diye amma havalara girmiş!” diyecekler şüphesiz.
Bir zamanlar Dalakçı’dan Mucur’a gitmek de bir meziyetti n’aber? O mesafeyi
her sabah spor maksatlı koşar olduk. İnat mı inat işte...
Yolculuğum boyunca Prag’da soluklanabileceğim biraz. Bu
yazıyı da muhtemelen Prag’ın karlı Noel’inden göndereceğim, anıları
tazeleyen bir yılbaşı armağanı olarak.
Nihayet bütün yolculuklarımın ıslah olmaz durağı Frankfurt!
Son iki yıldan beri Noel akşamları uçar oldum. Uçaklar boş, havalimanları
boş ve sokaklar boş oluyor.
Changi havalimanının yolunu tutuncaya kadar Bukhit Timah
tepesine bakıp bakıp düşündüm ve karalamaya başladım yavaştan. Bakalım beni
nereye sürükleyecek bu resimler şimdi.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu anının sonunda zamanın
hangi boyutuna asılıp kalacağımı bende bilmiyorum tam olarak. Örneğin şu
anda dışarıda ılık bir Muson yağmuru yağıyor. Evimin penceresinde
baktığımda, yağmur ormanıyla kaplı ülkenin en yüksek tepesini –yüksek derken
bizin Ada’dan hallice alçak bir tepeden söz ediyorum yanlış anlaşılmasın-
zar zor seçebileceğim kadar yoğun ve peşinden çıkardığı sisin gök yüzündeki
bulutlara karıştığı mahşer gününe dua okutturan bir yağmur.
O yüzden şöyle bir düşünmem lazım yukarıdaki resme bakıp,
yazacaklarımı hangi esintiler etkileyebilir diye. Halbuki yaşananlar aynı.
Zamanın bir boyutunda, gümüş yığıntı üzerine birikip kalmış siyah beyaz ışık
dalgaları vuruyor göz bebeklerime. Gümüş yığıntı içinde saklı kalmış ışık
dalgası? Bakmayın o kadar edebi izah etmeye çalıştığıma. Cinslik olsun diye
yapıyorum. Düpedüz dandik eski bir fotoğraf işte! Önemli olan bizne neleri
çağrıştırdığı. Şimdi muson yağmuruna bakarken bir başka, Jacqueline kapıdan
içeri girip de en sevecen bakışıyla omuzlarıma dokunduğunda bir başka, sonra
yaşlı gözlerle dünyanın öbür ucuna uğurladığında beni... biraz daha başka.
Gecenin yarısında üst katına çıkıp sere serpe yayılacağım uçak henüz
havalanmadan yudumlayacağım ilk içkiyle karıncalanmaya başlayan beyin
hücrelerimde şekillenirlerken anılar renkli... Motorlarından çıkardığı
gürültüyle yer çekimine meydan okurcasına Güney Çin Denizinin üzerinden
yükselip Kuzey Yarım Küreden gelen hava basıncıyla belki daha da pastel
olacak tonlar.
Derken kar beyazı Prag’da sevgili dostum Adriana’nın okyanus
gözlerine bakıp yudumladığım Çek Rieslingi ile daha nasıl başkalaşacak kim
bilir? Ona da anlatıp duygularını ölçeceğim ve Dalakçının anıları bu kez bir
Çek kadının derin bakışlarında farklı kimliklere bürünecek! Bakalım
gezegenler arasında ışınlanan nesil bu romantizmi anlayabilecek mi? Örneğin
harman yerinde her bir cec’in başında yatan çiftlerin, yıldızların
neredeyse dalakçının tepelerini yaladığı buz gibi yaz gecelerinde yorganın
altına büzülmüş vaziyette geçirdiği anlara bir gidelim. Kaç kişi o anı
tattı. Çoğu toprak oldu gitti cec başında sabahlayanların. Oysa bugün
neredeyse kimse bilmez cec’in ne olduğunu. Beş yıldızlı otellerin
İtalyan restoranlarındaki havalı mekanlarına taşındı ruhsuz romantizm. Ya
da, kafatasının içinde beyin olup olmadığı bilinmeyen bir gece kulübü
fedaisinin izniyle girip de dört duvarı arasına sıkıştığımız, müziği
bilgisayarın insafına kalmış gürültüde salak salak salınır olduk eğlence
mekanlarında. Bir meziyet sanmaya başladık başkalarının bize sunduğu
iyileri, doğruları, güzellikleri sorgulamadan, sırf moda diye benimsemeyi.
Oysa iyi, kötü, doğru, yanlış, güzel, çirkin nasıl belirlenir, kim belirler
ve hangi hakla belirler ve biz neden kendi adımıza belirlenmesine izin
veririz? Neden kabul etmek zorunda kalırız? Kimse bilmiyor. Bir düzenin
içine doğmuşuz sorgulamadan yaşayıp gidiyoruz tüm kuralları.
Nitekim şimdi, ben de en az bu satırları okuyup da of of
gene saçmalamış çekenler kadar meraklıyım neler çıkacak şu hikayenin
sonunda diye...
Büyük Kadir, Küçük Kadir
Büyüğü Kemal amcanın oğlu. Küçüğü ile amca çocukları. Köyde
bir çok Kadir olmasına rağmen, her zaman birlikte dolaştıklarından
isimlerini ayırt edebilmek için küçültüp büyüttük onları.
Pencerelerimizin camlarını kırıp, böylece camcı Ethem
amcanın köyde en sevdiği çocuk olduktan sonra annemin “Bunu okula
gönderip kurtulalım elinden!” dediği an tanıştım Dalakçı İlkokuluyla.
Yukarıdaki resimde görülen öğretmenlerin tamamı Cumhuriyetin idealist
gençleri olarak bizi yetiştirmek üzere köylere dağılmışlardı. Resimdeki
sıraya göre isimlerini saydığımızda Raşit, Musa ve Nimet (ikisi evliydi),
Ömer, Ahmet, Yüksel, Nevzat öğretmenler. Bu kadroya zaman içinde Ahmet Yaşar
öğretmenimiz katıldı. Bizim köyün yetiştirdiği öğretmenlerden Ramazan ve
Hacıveli ağabeyler de bu kadroya katıldılar. Yukarıdaki resim benim okuduğum
dönemden daha önce. Ama öğretmenler aynı.
Annem okul bütçesine 10 Lira gibi önemli bir bağışta
bulunduktan sonra Raşit öğretmen beni birinci sınıfa kabul etmişti. Okul
hayatım henüz beş yaşına merdiven dayamışken ve kerhen başlamış olmasına
rağmen, bir kere okuldan adam akıllı nefret etmeme karşın, birinci sınıftaki
en büyük eğlencemiz rahmetli Sariye idi. Düsseldorf’dan gelmişti ve kocaman
sınıfın koridorunda yeşilli kırmızılı ekose eteği beyaz çorapları ve
iskarpini üzerinde salınarak bir ileri bir geri sınıfın ahşap zeminini
gacırtılar içinde arşınlayıp, Alman çiftçilerin Pazar yerinde patatesi
satarken nasıl bağırdıklarını taklit ederdi bize. Nevzat öğretmen sınıfa
gelinceye kadar hepimiz onu izler ve bundan çok keyif alırdık. Öğrendiğim
ilk Almanca kelime Sariye’nin yadigarıdır, Kartoffel! Yattığı yer nur
olsun...
Nefret kavramı, okula karşı olan ilk duygularımı tarif
etmekte aciz kalır sanırım. Yani o kadar sevmezdim okulu. En çok Raşit
öğretmenden korkardım. Dalakçı Köyü İlkokulu tarihinde ders asma rekorumu
kırabilen bir öğrencinin daha çıkmadığını tahmin ederim. Zamane öğrencileri
pastanelere, internet cafelere, bilardo salonlarına falan kaçıyorlar okulu
kırınca. Biz üzüm bağlarına kaçardık çaresiz. Küçük Kadir ile Büyük Kadir
beni, bazen de bana eşlik eden yoldaşlarımı bulup getirirlerdi Raşit
öğretmenin talimatıyla. Çünkü ikisinin de koyun güttüğü dağlarda ne zaman
okulu kırsam elleriyle bulmuş gibi bulurlardı yerimi.
Musa öğretmeni birinci sınıf sıralarında ve talihsiz bir
vesile ile tanıma imkanım oldu. Nevzat öğretmenin dersinde iken birden
sınıfın kapısı açıldı. Musa öğretmen kısacık boyu ile beşinci öğrencileri
Ergül ve Şerafettin'in arasında neredeyse kaybolmuş vaziyette girdi içeri.
Sonra sınıfa bir göz attı. Özellikle birine bakıyordu. Beni görünce durdu;
“Gel bakalım buraya!” dedi. Yerimden kalkıp bastığım ahşap zeminin
gacırtıları eşliğinde tahtaya çıktım. Elime bir tebeşir tutuşturdu, “Yaz
bakalım!” dedi. Bir matematik problemiydi yazdırdığı. Sonra da “Çöz bu
problemi!” dedi. Problemden önce dizlerimin bağı çözülmüş ki anlatmak mümkün
değil. Musa öğretmen bu. Tanıyanlar bilir. Vurduğu yerden ses getirir
mübarek. Yapabilecek başka bir şey yok. Şimdi nasıl aramazsın Alabaşların
Ali amcanın üzüm bağına kaçıp da adam akıllı saklanmayı. Problemi çözmeye
başladım. Beklemediğim bir tepki geldi Musa öğretmenden “Aferin!” sonra da
beklenen tokat sesleri; önce Ergül’ü sonra da Şerafettin’i kutsadı
tokatlarıyla “Utanın birinci sınıf öğrencisinden ders aldık diye, bakıp
iyice öğrenin!” O günden sonra okulu kırmadım bir daha. Ergül yakaladığı
yerde anamı ağlatıyordu...
İkinci sınıfa geçtiğimizde Yaşar öğretmen okutmaya başladı
bizi. Bu arada yeni okul inşaatı devam ediyordu tepemizde. Böylece biz
üçüncü sınıfı yeni binada okuduk. Okulun bahçesine yapılan ve inşaatın beton
işlerinde kullanılan havuz biz çocuklar için farklı anlamlar ifade ediyordu
her konuda olduğu gibi. Seyfe gölünün tekelini kırabilirdik havuzda
yüzmemize izin verilebilirse. Bir istisna ile, okulun bekçisi Kazım! Seyfe
gölüne yürümemize gerek kalmadan yüzme havuzu rüyalarımızın önündeki tek
engeldi Kazım. Bir gün Necati’nin parlak fikri yüzünden hayatımın dayağını
yiyordum ondan. “Şöyle bir gir havuza, yüzmeye başla, Kazım sesini
çıkarmazsa biz de gelir yüzeriz” diyerek beni yüreklendirdi. Havuzun kireç
özlü suyunda yüzmeye başlamamla Kazım’ı karşımda görmem bir oldu. Yaz veya
kış demeden kafasından çıkarmadığı örme takkesi, diken diken akı karası
birbirine karışmış sakalları, dumandan sararmış bıyığının içine gömülmüş bir
belli, bir beli değil kadar küçük sarma sigarası ve hafif sağa kaykılmış
vaziyette, bir miktar da yalpa yaparak yürür vaziyette üzerime geliyor
sevgili hadememiz. Elinde, ateşte ütülmüş parlak mı parlak öyle büyük bir
sopa var ki insanın gözünü alıyor mübarek... Böylece kireçten bembeyaz
kesilmiş vaziyette havuzdan çıkmamla Necati’ye küfürler savurur vaziyette
sokağa doğru seğirtmem bir oldu. Bu havuzda gönlümce ve Kazım tehlikesi
olmadan yüzebildiğim tek an, sınıf arkadaşım Aysun’un elimde kitaplarım ve
üzerimde kıyafetimle birlikte beni arkamdan içine itmesi vesilesiyle mümkün
olabildi.
Günlük Olaylar
Okulumuzdaki dersler günlük olayların anlatılmasıyla
başlardı. Öğrenciler söz alarak birer birer kalkar ve köyde tanık oldukları
hadiseleri anlatırlı. Kimisi uzun uzun ineklerini buzağılamasını anlatır,
kimisi kaybolan eşeklerini bildirirdi. Bir yaz günü köy herkesin içine
oturan haberle sarsıldı. Kamyon işleten Hasan amca (Gürrük Hasan) bir trafik
kazasına kurban gitmişti. Kaza olayı köyde uzun tartışmalara neden oldu.
Herkes kendi versiyonunu anlatıyordu yaşanan talihsiz olayın. Oysa nereden
bilebilirdik ülkemizin rutin gerçeklerinden biri olduğunu günübirlik sönen
ocakların! Hasan amcayı hatırlarım. İncecik bıyığı vardı, Ayhan Işık’ı
andırır. Görmüş geçirmiş tavırlı bir köylümüzdü. Yaz tatili bitip de
okulların açılması yaklaştığında, bu kaza ile ilgili geniş bilgiler
toplamıştım büyüklerden. Okuldaki günlük olaylar dersinde şöyle anlatmayı
planlıyordum; “Hepimizin bildiği gibi Gürrük Hasan amca elim bir trafik
kazasında hayatını yitirmiştir. Ancak kazanın ayrıntılarını bilenimiz az
olduğundan ben daha çok ayrıntılara gireceğim...” O kadar çok çalışmıştım ki
olayın detaylarını, içim içime sığmıyordu, iyice heveslenmiştim. İlk ders
günü gelip çattığında bütün ayrıntıları tekrar edip Uğur Dündar edasıyla
sınıfa girdim. Günlük olaylar saati başladığında heyecanla elimi kaldırdım
ancak, ilk sözü Hayati aldı ve anlatmaya başladı; “Gürrük Hasan bir araba
kazasında öldü...” Hayati daha sözünü bitiremeden Yaşar öğretmen kesti
sözünü “Çocuklar bu haber iyice bayatladı, yeni bir şeyler yok mu?” Elif
elini kaldırdı “Koyunumuz simsiyah bir yavru kuzuladı!” Herkes şaşkınlıkla
Elif’e bakarken bütün hevesim kırılmış vaziyette başka bir haberin
hayallerini kurmaya başladım.
Raşit öğretmenin eli çok ağırdı. Vurduğu yerden ses
getirirdi. Çocuğu yoktu ve tıbbi bir nedenden dolayı olmuyordu da . Bu
nedenle acımadan döverdi bizleri. Bir gün çantamı okul merdivenin ayağında
unutunca ellerimi uyuşturuncaya kadar dövmüştü cetvelle. Parmaklarımı
büzdürüp tırnaklarıma indiriyordu cetveli. Hayatımda bu kadar acımasız bir
dayak daha yediğimi hatırlamıyorum. Nihayet tırnaklarım kırılmaya başlayıp
parmak uçlarından kan gelince bu işi bıraktı. Sınıfa geldiğimde ön sırada
oturan Yasemin halime bakıp bakıp ağlamaya başladı. Bu da unutamayacağım bir
andır.
Ahmet öğretmen Karacaören kasabasından yürüyerek gelirdi
köyümüze. Ağabeyimin sınıf öğretmenidir. Bu nedenle yaz sıcağında terden
boğulmuş vaziyette ve bitkin halde mezarlığın yanından köye girerken
ağabeyimden hatırı sayılır küfürler yerdi. Bağımızdaki armut ağacında oturan
ağabeyim önce sesini değiştirip ismini ünlerdi; “Örtmeniiiim...” Ahmet
öğretmen durur ve bitkin haliyle etrafa bakar ancak, kimseyi göremezdi.
Bundan emin olunca da küfrü dayardı Ahmet öğretmene. Bu kadar çok korktuğu
öğretmenine özgürce küfür edebilmekten çok zevk almıştır eminim. Ahmet
öğretmenin köy halkı ile uyum içinde yaşayan ve sevilen eşi zaman içinde
kansere yenik düştü maalesef.
Hayatımda yaşadığım en büyük acılardan biri ise Yaşar
öğretmenin kızı Rabiya’nın kaybıdır. Rabiya’yı ilkokuldan biliyorum. İyi
arkadaştık. Yanakları gamze gamze çok güzel bir kızdı. Gamzelerini
görebilmek için türlü şaklabanlıklar yapar onu güldürürdüm. Öğle aralarında
onların evine giderdik, annesi elma verirdi bize. O kadar tatlı gelirdi ki o
elma, eşeğini bile yerdik çekirdekleriyle. Sonra ben köyden ayrılıp okumak
için Almanya’ya gittiğimde onunla yazışmaya devam ettik. Acı haber
üniversitede okurken geldi, gencecik yaşında trafik kazasına kurban
vermiştik Rabiamızı. O yıllarda Nürnberg’de öğretmenlik yapan Yaşar
öğretmenin halini hiç unutmuyorum. Kızının en iyi çocukluk arkadaşı olarak
bildiği beni karşısında görünce birden çöktü. Beynimin bir yerlerinde
dilimin ucuna kadar süzülüp gelen sözcükler yüreğimi yakıyor. Söyleyemiyorum
bir türlü. Yaşar hoca ile birbirimize baka kaldık öylece uzun uzun ve
çaresizce. “Hocam kayıplarımızın ardından söylenen o sözleri
söyleyemeyeceğim affedin beni” diyebildim. İkimiz de ağlıyorduk.
Okulumuzun önündeki turuncu renkli kaplumbağa arabanın
sahibi Ali Oker öğretmeni unutmamak lazım. Sanat etkinliklerimizin unutulmaz
ismi. Bizlere tiyatroyu ve vurgulu okumayı sevdiren harika bir insan. Bir
tiyatro müsameresine hazırlanırken ses tonumu değiştirebilmem için ağzıma
bir yığın anahtar sokmuştu... Dudaklarımın kenarından salyalar akarken
çıkardığım boğuk sesten çok etkilendi ve “Hah şimdi oldu, bu sesi tuttur
sahnede” dedi...
Ömer öğretmen Musa öğretmenden sonra okulun müdürü oldu ve
bayağı bir de kilo aldı zaman içinde. Son derece zarif bir eşi vardı.
Yüksel öğretmen voleybol maçlarımızın değişmez organizatörü
ve okul korosunun şefiydi. Okul korosunun bir temsilinden sonra, tiyatro
oynanırken yan sınıfta (Bugünkü DAL-DER odası) gürültü yapan koro
sanatçılarını (salon izleyiciyle dolu olduğundan) pencereden dışarı atan
meşhur öğretmenimiz. Nevzat öğretmen bir saz virtüözü idi. Uzun kıvırcık
saçlarıyla kızların hayranlık dolu bakışlarına sıkça maruz kalan
öğretmenimiz.
Sınıfımızda kimler vardı acaba? Benim kayıt numaram 182 idi.
Benden bir önce 181 numara ile Esma geliyordu. 223 numara Hüseyin matematik
konusunda hepimizin hayranlığını kazanmıştı. Mantıcı Mehmet, unvanına
yaraşır bir mantıcıydı. Mehmet’in dedesi Nizam Çavuş okulla yakından ilgili
aydın bir insandı. Kendisine saygı duyardım. Ertuğrul ve Cemal’i unutmamak
lazım. Yaşar öğretmen haftanın iki günü beni dersten muaf tutardı. Bu zaman
içinde öğrenme zorluğu çeken Ertuğrul ve Cemal’e ders verirdim başka bir
sınıfta.
Bir dönem köy imamının oğlu Canip katıldı bize ve birlikte
mezun olduk. Ifakat’ın Süleyman ele avuca sığmaz bir öğrenci. Mükür amcanın
oğlu Hacıahmet kendi halinde. Ve kendi halinde boğulup gitti Seyfe gölünün
çamurlu sularında... Etçi’nin Mustafa okuldan mezun olurken bile hemşire
kelimesini hala hemşehri olarak okumakta ısrarlı. Songül sarışın
saçlarıyla ve hep gülen yüzüyle sınıfın gözdelerinden. Ablası’nın cebi
hatırı sayılır çeşitte kuruyemişle dolu olduğundan kendisini “Çerçi” diye
hatırlıyorum. Talihsiz bir şekilde veda etti hayata... Aniş Bacı’nın Fatma
esmer ve farklı bir havası var. Amcamın Elif, okul tarihinde ilk kez milli
gün şiirini kendi yazıp kendisi okuyacak kadar entelektüel bir öğrenci.
Elif’in zekasına hayran kalmışımdır her zaman. Keşke değerlendirebilseydi.
Biz beşinci sınıftan mezun olurken bir günde şiir kitabı yazıp bir de
mahalle gazetesi çıkararak mezuniyet hediyesi olarak armağan ettik Yaşar
Öğretmene. Hala saklıyor mudur şiir kitabımızı acaba? Ercan, aramıza
Almanya’dan gelip katıldı ve sonra geri gitti. Hollanda’dan gelip katılan
Yasemin vardı. Daha sonra Hollanda’ya yerleşen Ramazan sessiz ve sakin
kişiliğiyle beğendiğim yakın dostum. Ethem Amcanın oğlu Süleyman kendi
halinde... Almanya’dan gelip katıldılar aramıza. Evlerindeki karnaval
kostümlerini ilk gördüğümüzde çok şaşırmıştık. Turgay’ı hatırlıyorum...
Yanakları kırmızı kırmızı gülen yüzü sevimli haliyle. Ahmet ve Süleyman
benimle birlikte okulun kooperatifini işletiyordu. Kooperatifte daha çok
kırtasiye malzemesi satıyorduk. Çok başarılı olduğumuz söyleyemem. Bize
rağmen o kooperatif nasıl ayakta kaldı hala şaşarım... Özellikle ben, hemen
her gün kooperatif dolabının anahtarını bir yerlerde unutuyordum.
Öğretmenler bu dalgınlığımdan ötürü Ahmet ile benim savunmamı alırken Yüksel
öğretmen “Yahu çocuklar Süleyman niye hiç kaybetmiyor şu anahtarı da hep
ikinize oluyor bu?” Ahmet soğukkanlılığını yitirmeden yapıştırdı cevabı
“Anahtarı hiç taşımıyor da onun için örtmenim!”
Yetim yurdunun demir dolapları...
Bir gün Almanya’dan izine gelen babamla Kırşehir’de, çarşıya
yakın binada yerleşik kimsesiz çocuklar yurdundaki akrabalarımızı ziyarete
gitmiştik. Hayatlarını bu yurtta geçirip de, Dalakçı İlkokulunda bizimle
olmayan köylülerimizi ilk kez o zaman görebildim.
Yurdun kapısından içeri girip de sağı solu demir dolaplarla
çevrili karanlık beton antresinden bakınca bizi ilk karşılayan Altıok
(Oktay) ağabey oldu. Ayağında o zamanın meşhur terlikleri vardı. Gelip
babamın elini öptü. Ardından Kazım Amcanın oğlu Alican. Babasını erken yaşta
yitirip yurda yazılanlar arasında Ifakat teyzenin Cengiz ve Harun da vardı.
Belli vesilelerle köye geldiklerinde buradan öğrendikleri tekerlemeleri veya
oyunları öğretirlerdi bize. En küçük kardeşleri Süleyman, köyde bizimle
okuyordu. Kazım amcanın bir de Okan isminde oğlu olduğunu ilk kez yurdu
ziyaret ettiğimizde öğrenmiştik. Kazım amcanın bir çocukları daha olmuş
ancak doğduktan kısa bir süre sonra kaybetmişler onu. Bir kaç günlük bebeği
mezara gömerken ağladığında sormuş köylüler niye ağladığını “Bildiğiniz gibi
değil, bu çocuk yüreğimi yaktı...” demiş. İsmail amcam anlatırdı. Sonra
kendisi de yürekleri yakıp sonsuzluğun yolunu tutarken, iki oğlu yetimhaneye
verilmişti. Kızları Necla ile Zöhre (Zerfe derdik) anneleriyle kaldılar.
Daha sonra talihsiz bir kazada kaybettik Zöhre’yi. Beklenmedik ölümü de
yakından tanık olduğum yaşamı kadar acı olmuştu. Yattığı yer nur olsun.
Zöhre’nin elimizde büyüyen çocukları da aynı kaderle yetiştirme yurduna
yerleştiler. Diğerleri gibi Yetiştirme Yurdunda hazırlanıp farkı köşelerine
doğru yelken açtılar hayatın.
Okulun yetenekleri...
Okulumuzun belli başlı yetenekleri aramızda farklı yerlerden
gelip katılanlardı. Bunlardan Almanya’dan gelen ve daha sonra yine oraya
yerleşen Teoman (biz Tuman derdik) ile Tuncel kardeşleri unutmamak gerekir.
Yeni yapılan okul inşaatının kumları üzerinde inanılmaz akrobatik hareketler
yapar, ters taklalar atarlardı. Kardeşleri Emine bizim oyun arkadaşımızdı.
Emine’nin yıllar sonra bile gözümün önünden gitmeyen hali, Büyükannesi Gözel
teyzenin bir sabah vakti ani ölümü ile evlerinin avlusunda çırpınarak
ağlamasıdır. Sonra pencereye yanaşıp yer yatağında boylu boyuna uzanan yaşlı
kadının hayatımda ilk kez karşılaştığım cansız bedenine baka kaldım bir
süre. Zeliha teyzenin Hacı’nın çok güzel sesi vardı. Kısa bir süre aramıza
katılan Seçkin, boyu nedeniyle başarılı bir voleybolcuydu.
Mehmet’in inanılmaz bir mantı yeme yeteneği vardı. İnsanın
hayattaki başarısını mantı yeme kapasitesi ile ölçerdi. Köyün
Alamancılarından olan babası Veysel amcanın oğludur, ancak daha çok dedesi
Nizam Çavuş gibi yürürdü; ne yapsın baba ortada olmayınca galiba dedeler
örnek alındı o dönemde. Dayım Deli Duran’ın oğulları Mehmet Ali (Memali diye
bilinir) ile Ahmet’in fırlattıkları taşlarla istedikleri adamı ensesinden
vurup yere indirme yetenekleri dillere destandır. Neşet bu yeteneğini
kuşlarda gösterirdi. Sapan kullanma konusunda onun üzerine biri daha var
mıdır bilinmez. Ömer öğretmenin eşi tarafından organize edilen, daha sonra
da sergilenip büyük ilgi gören biçki dikiş kurslarındaki kızların
yeteneklerini göz ardı etmemek gerekir. Okulun çok da iyi bir folklor ekibi
vardı Nevzat öğretmenin çalıştırdığı. Yüksel öğretmen köylüler ile voleybol
oynayama bayılırdı. Amcamın Şakir’in orta oyununa yetenekli olduğu bir piyes
sayesinde anlaşıldı. Halil İbrahim amcanın Ramazanla aynı piyeste milleti
kırıp geçirdiler. Ramazan daha sonra usta bir saz sanatçısı oldu.
Hayati’nin, kış ayında bile elma ve diğer yemişleri ağzımızı
sulandırarak yeme yeteneği vardı. Bazen bir kaç kişi birleşir ve onu zorla
yere yatırıp cebindekileri aşırırdık. Ramazan (Tota) misket oyunlarındaki
başarısıyla ün salmıştı. Sakızların içinden çıkan artist fotoğraflarını
biriktirme ve bunları, dikili oldukları toprak yığınlarından belli bir
mesafeden yayvan taşla söküp alma şampiyonumuz Arif idi. Boyunun avantajını
çok iyi kullanırdı. Haceli amcanın Ahmet’in (okul kooperatifi yönetim
kurulundaki arkadaşım) upuzun diliyle burnunun istediği yerini
yalayabildiğinin bizde ne büyük hayranlık uyandırdığını yazdığımı
hatırlıyorum.
Öğrenciler İstiklal Marşını okurken bayrağı göndere çekmek
gibi ayrıcalıklı görevi kapmak için erkenden okula gelen Ramazan’ın küçük
kardeşi Ethem idi. Ergül’ün okulda başarılı olduğun söylemek güç. Mercimek
tarlasında elinin iyice terlemiş koltuğunun altına yerleştirip inanılmaz
sesler çıkarırdı.
Hepimizin siyah önlüğü ve beyaz yakası vardı. Okulun belli
kollarında faaliyet gösteren öğrencilerin kollarında pazılar olurdu. Sınıf
başkanları ve okul başkanları vardı. Sınıf başkanlığını kimseye kaptırdığımı
hatırlamıyorum. Daha sonra okul başkanı da oldum. Ama bunların ne anlama
geldiğini hala bilmiyorum. Sonra bir de gizli başkanlık vardı. O görevi de
bana vermişti Ömer öğretmen. Burada yıllar sonra itiraf ediyorum! Gizli
başkanın görevi, akşam saat beşten sonra sokakta oynamaya devam eden veya
sigara içen çocukları not etmek, ertesi gün de müdüre bildirmekti. Müdür
onları bir köşeye çeker kulaklarına asılırdı. Bu “kutsal” görev bana tebliğ
edildiğinde anladım bilinmeyen yerden gelen dayakların neden atıldığını. Bu
işten hoşlanmadığımı hatırlıyorum (duygularımda yanılmamışım hayatım boyunca
da hoşlanmadım). Nitekim babam, insanın hayatta yapacağı en büyük
yanlışlardan birinin insanları gammazlamak olduğunu söyledi. İyi de gidip
gizli başkanlık görevini iade etmem de pek mümkün değildi. Ömer öğretmen bu,
vurduğu yerden ses getiriyor mübarek. Böylece herkese açıkladım bana verilen
kutsal görevin mahiyetini. Ancak Ömer öğretmen doğal olarak daha kurnaz
çıktı ve ertesi gün kendi yakaladığı birkaç öğrencinin kulağını çektikten
sonra bana dönüp, “seni de görmüşler sağda solda bak kulaklarından çivilerim
sonra haa!” dedi. O vakitten sonra kimse inanmadı gizli başkan olduğuma.
Zaman!
Zaman su gibi akıp gitti. Gün geldi okuldan mezun olacağız.
Ömer öğretmen beni çağırıp “Şu saçlarını kestirmezsen sana karneni
vermeyeceğim bilmiş ol!” dedi. Saçlarım? Tanrım! Okulun son günü. Bir gün
daha dişimi sıkarsam kestirmek zorunda kalmayacağım onları. Gidip köyde uzun
bir tur attıktan sonra tekmil verdim Ömer öğretmene: “Berberi bulamıyorum ne
yapayım?” Harman yerindeki kayaların üzerinde bir mezuniyet fotoğrafı
çektirdik. O resim içindeki kabak kafalı öğrenciler arasında eli çenesinde
saçları neredeyse omuz hizasında olan bir ben varım. Tüm bir eğitim dönemini
saçımı kestirmeden bitirmiştim.
Şimdi şöyle bir geçmişe bakıyorum da... O güzel insanlardan
çoğu rüzgar kanatlı atlara binip gitmişler birer birer.
Aradan yıllar geçip üniversite sıralarında ders okutmaya
başladığımda yirmi yaşımdan gün almamıştım. Annemin okula bağışladığı 10
Lira etkisini göstermiş, üniversiteye çabucak girip bitirivermiştim (şimdi
söylemesi kolay geliyor esasen...) Düşüncelerim çok tazeydi. Fakültenin
amfisine girip kendimi tanıttıktan sonra ilkokuldan beri hayalini kurduğum
cümleyi söyledim öğrencilerime “Benim derslerimde devam zorunluluğunu
kaldırıyorum, sevmeyen gelmesin dersime...” Esasen üniversite
öğrencilerine devam zorunluluğunu oldum olası anlamsız bulmuşumdur ama daha
çok Raşit öğretmenden esinlendim bu kararı alırken galiba!
Afrika’daki tayinim bitip de Bakanlığın Protokol Genel
Müdürlüğündeki yeni görevime atandığımda kendimi tanıtmak için kapısını
çaldığım Elçi’nin ilk tepkisi şöyle olmuştu “Bu saçlarla Cumhurbaşkanı ve
Başbakanın protokol işlerinde görev almanız imkansız, bunu biliyorsunuzdur
tahmin ederim!” Ne yaparsın, saplantı... Bu arada 6 ay kadar
kestirmemiştim saçlarımı Afrika’da. Gördüğünüz gibi nerelerde yapışıyor
ensemize yaşanmamış keyifler! Kompleks işte.
Yaşamın mayası...
Bunları yazarken anladım ki başlangıç ve bitişlerden ibaret
bir serüven olan yaşamın mayası zamanmış. Dalakçı İlkokulu başlarken özgür
sokaklar bitmişti. Okuldan nefret ettiğim ve bu nedenle beni zorla okulda
tutmak isteyen Raşit öğretmenden kaçarken bizim eski evin ahırındaki inek
yemliğinin altına saklandığımı hatırlarım dörtlü yaşların sonlarına doğru.
Ve inekten yediğim hatırı sayılır boynuzu tabii ki! Demek ki 30 yıl gibi
hatırı sayılır bir zaman geçmiş aradan!
Nasıl olduysa o meşhur gün gelip çattı ve Dalakçı ilkokulu
bitti. Karacaörenli çerçimiz Ali Kılıçın Körü’nden aldığımız plastik güneş
gözlüklerinin arkasına saklayarak gözlerimizi, mezuniyet günümüzde nasıl
ağladığımızı hatırlarım hala. Ve Keklik Damı’na yaptığımız son sınıf
gezisini. Burada susuz kalınca da Abbas’ın Hacı’nın Mehmet Ali’nin taşlarını
merdiven gibi kullanıp kuyunun dibine inerek “soğukkuyu” ayakkabısını
yıkayıp bize su çıkarmasını. Yaşar öğretmen dahil hepimiz Mehmet Ali’nin
lastik ayakkabısından buz gibi kuyu suyu içtik... İroni bu olsa gerek,
efsanevi “soğukkuyu ayakkabı”sından soğuk kuyu suyu içmek... Kimin aklına
gelir?
İşte böylece dersimi aldım! Zaman kimseyi beklemiyor,
üzerinden de atlamıyor. Böylece o meşhur son günler aynı zamanda yeni bir
başlangıç oluveriyor.
Ve hayatın intikamı!
Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne
zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak
bana sorduysa "bu işlerin olurunu", dedim ki: Üniversiteyi bitirince hemen
çalışmaya başlama. Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama
ne yap et, koşturmaya başlamadan önce amaçsızca yürü biraz. Maceraya çık,
bedeli ne olursa olsun bunu yap. Çünkü...
Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir şeyi
vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana
yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Aşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir
seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda. Maceraya mı çıkmadın yirminde?
Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden
hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse
öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni
hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu. Hayatı sakın
erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı. Serserilik ederek
geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları. Zira atlayıp geçtiğin ne varsa
dönüp dolaşıp yapışır insanın yakasına.
Ve kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır orada...

Prag, 25 Aralık 2003
(Bu yazı kaleme alındıktan 6 ay sonra derlenip
gönderilebildi... Zaman işte!) |