DALAKÇI GENÇLİK  

 

24.02.09

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

VURDUĞUN YERDEN GÜL BİTER!

ÖRTMENİM...

Anlar

Anılar

İnsanın anılarını tazeleyebilmesi sevimli titreşimler salgılar beyin hücrelerinden göz kapaklarına doğru. Tıpkı sinema projektörü gibi. Kimi zaman sevgi dolu, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman da acımasız görüntüler salgılar anıların hapsedildiği hücreler, şöyle bir yumunca göz kapağının perdelerine...

 

Bazen kerpiçten örme evin kireç duvarlarına sinmiş umarsız sohbetler, gülüşmeler, göz yaşları, ayrılık sızıları olur yansıyan ışıklar. Kimi zaman günlüğe düşülmüş minicik bir not, yapraklarının arasında kurumuş iğde yaprağı... Bir saç teli belki de; hani siyah beyaz Hitit geyiği deseniyle bezenmiş sofra bezinin ortasına çöreklenen eğri büğrü kalbur kasnağının üzerinde görkemle duran bakırlı sinili yer sofrasında tabağa iştahla daldırdığımız kaşık içinde tereyağı parlayan, kızarmış yarpuzu mis gibi kokan tarhana çorbasının üzerinde  görsek tiksinti ile bakacağımız kadar siyah, tülbent kaçkını tel... Köşelerde bir yerlerde sıkışıp kalmış siyah beyaz yırtık bir fotoğraftır ışığın sonsuzluğunda hayat bulan bazen de...

 

Günübirlik yaşantının tasasız birikintileri anı olup çıkarsa karşımıza. Yani anlık ve öylesine umarsız bir davranış, sevgiyle sunulan bir çiçek, buruşuk kağıda işlenmiş iki satır, acemice çizilmiş bir resim... Şimdi kaç kişi ilk kez kağıda karaladığı eğri büğrü harfleri saklıyor bir köşede? İlkokuldan kalan bir defter? Üzerine ekin tozu sinmiş şapka? Aynanın karşısına geçip şöyle bir göz gezdirin vücudunuzda. Bir zamanlar acı içinde kıvrandıran derin bir yaranın izini gördüğünüzde neler  hissedeceksiniz? Ya da aynaya tutun anılarınızı da bir bakın geçmişte derin acılar içinde kıvrandıran hangi yaşanmışlığın izi var ve neler hissettiriyor bugün.

 

 

Hasanoğlan

 

            Ankara’nın Mamak ile Ayaş semtleri boyunca göz alabildiğince gecekondu serpilmiş tepelerini geride bırakıp, tozu dumanı, hatta bin bir farklı sesli kornaları birbirine karışmış kırmızılı mavili, halklı belediyeli, otobüslü dolmuşlu, parasını veremeyen üstünü alamayanlı, müsait bir yerde inecekli, abi ışıklarda trafik var ayaktakiler çöksün  bi zahmetli, fortçulu, ter kokulu, ürkek liseli bakışlı trafiğinden sıyırtıp da nihayet Samsun yolunda seyretmeye başlayınca şöyle rahat bir nefes alır insan. Elmadağ sırtlarına doğru ilerlerken ısrarlı bir levha beliriverir her defasında yolun sol sapağında; Türkiye’nin eğitim sürecine damgasını vuran idealist öğretmenlerin yetiştirildiği kasaba: Hasanoğlan.

 

Ankara Kalesi’nin tepesinde dalgalanan al bayraklı tarihi surlarını dibinde “ben niye buradayım” serzenişiyle dolmuş durağının arkasında sıkışıp kalmış, kocaman demir kapısı önünde lokma tatlıcıları, nesir macuncuları, siyah renk üstüne beyaz çizgili damatlık ceketlerinin yakaları ense köküne kadar kaldırılmış, parmak uçlarını, zamanla büyüyen göbeklerinden yer yer açılmış pantolonlarının  daracık ceplerinin içine sokuşturmuş hatta omuzlarını sanki üşüyormuş gibi iyice bedenlerine yapıştırmış, ürkek çekingen bakışlı müdavimleri; yeşilin hangi  tonu olduğu pek kestirilemeyen üniformalarıyla, kalçalarının üzerine yayık vaziyette bezgin duruşlu, tabancası neredeyse diz kapaklarına kadar sarkan polisleri ve mor pembe evlerin kadife perdelerle kendini gizlemeye çalıştığı Bentderesi’nin genelevine yakın bir duraktan kalkardı Hasanoğlan’ın tembel, kırmızı otobüsleri... Otobüsün tembeli olur mu birader demeyin. Gerçekten de tembeldir belediyenin kırmızı otobüsleri. Belki de ben tembel bulurdum onları.

 

Boşuna dememiş yazar “Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşlerini severim...”

 

Noel

 

Aralık sıcaklarının Ekvator’un göbeğindeki küçük adayı erittiği günler.  Çoğunluğu gökyüzünde geçeceği anlaşılan uzun bir yolculuğa daha çıkıyorum. Biraz sonra uçağa binip kıtaları aşacağım ve dünyanın küçüklüğüne bakıp keyifleneceğim yine. Bir çeşit ego tatmini diyelim buna. İnsanın doyumsuzluğu. Kompleks? Belki  hepsinin karışımı. Bir zamanlar Cemal Amcamın minibüsü ile boz eşeğe dönmüş vaziyette Mucur’a gidebilmek inanılmaz zevk verirken... Hatta sonbaharla birlikte çadırlarını toplayan çingenelerin ardından bakarken hayranlık dolu gözlerle, kim bilir nereye gidiyorlar diye... Bugün dünyanın küçüklüğüne bakıp keyiflenecek kadar sonradan görme olmuşum farkına varmadan. Olsun! Mucur’da aynı köyden birini görünce demez miydik “Ulan dünya ne kadar küçükmüş!” diye... Küçük işte!

 

Biz öldükten sonra gezegenler arası ışınlanma yoluyla seyahat eden nesil okuduğunda bu satırları “Ulan herife bak, uçak gibi ilkel bir cihazla üç kıta gezdi diye amma havalara girmiş!” diyecekler şüphesiz. Bir zamanlar Dalakçı’dan Mucur’a gitmek de bir meziyetti n’aber? O mesafeyi her sabah spor maksatlı koşar olduk. İnat mı inat işte...

 

Yolculuğum boyunca Prag’da soluklanabileceğim biraz. Bu yazıyı da muhtemelen Prag’ın karlı Noel’inden göndereceğim, anıları tazeleyen bir yılbaşı armağanı olarak.

 

Nihayet bütün yolculuklarımın ıslah olmaz durağı Frankfurt! Son iki yıldan beri Noel akşamları uçar oldum. Uçaklar boş, havalimanları boş ve sokaklar boş oluyor.

 

Changi havalimanının yolunu tutuncaya kadar Bukhit Timah tepesine bakıp bakıp düşündüm ve karalamaya başladım yavaştan. Bakalım beni nereye sürükleyecek bu resimler şimdi.

 

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu anının sonunda zamanın hangi boyutuna asılıp kalacağımı bende bilmiyorum tam olarak. Örneğin şu anda dışarıda ılık bir Muson yağmuru yağıyor. Evimin penceresinde baktığımda, yağmur ormanıyla kaplı ülkenin en yüksek tepesini –yüksek derken bizin Ada’dan hallice alçak bir tepeden söz ediyorum yanlış anlaşılmasın- zar zor seçebileceğim kadar yoğun ve peşinden çıkardığı sisin gök yüzündeki bulutlara karıştığı mahşer gününe dua okutturan bir yağmur.

 

O yüzden şöyle bir düşünmem lazım yukarıdaki resme bakıp, yazacaklarımı hangi esintiler etkileyebilir diye. Halbuki yaşananlar aynı. Zamanın bir boyutunda, gümüş yığıntı üzerine birikip kalmış siyah beyaz ışık dalgaları vuruyor göz bebeklerime. Gümüş yığıntı içinde saklı kalmış ışık dalgası? Bakmayın o kadar edebi izah etmeye çalıştığıma. Cinslik olsun diye yapıyorum. Düpedüz dandik eski bir fotoğraf işte! Önemli olan bizne neleri çağrıştırdığı. Şimdi muson yağmuruna bakarken bir başka, Jacqueline kapıdan içeri girip de en sevecen bakışıyla omuzlarıma dokunduğunda bir başka, sonra yaşlı gözlerle dünyanın öbür ucuna uğurladığında beni... biraz daha başka. Gecenin yarısında üst katına çıkıp sere serpe yayılacağım uçak henüz havalanmadan yudumlayacağım ilk içkiyle karıncalanmaya başlayan beyin hücrelerimde şekillenirlerken anılar renkli... Motorlarından çıkardığı gürültüyle yer çekimine meydan okurcasına Güney Çin Denizinin üzerinden yükselip Kuzey Yarım Küreden gelen  hava basıncıyla belki daha da pastel olacak tonlar.

 

Derken kar beyazı Prag’da sevgili dostum Adriana’nın okyanus gözlerine bakıp yudumladığım Çek Rieslingi ile daha nasıl başkalaşacak kim bilir? Ona da anlatıp duygularını ölçeceğim ve Dalakçının anıları bu kez bir Çek kadının derin bakışlarında farklı kimliklere bürünecek! Bakalım gezegenler arasında ışınlanan nesil bu romantizmi anlayabilecek mi? Örneğin harman yerinde her bir cec’in başında yatan çiftlerin, yıldızların neredeyse dalakçının tepelerini yaladığı buz gibi yaz gecelerinde yorganın altına büzülmüş vaziyette geçirdiği anlara bir gidelim. Kaç kişi o anı tattı. Çoğu toprak oldu gitti cec başında sabahlayanların. Oysa bugün neredeyse kimse bilmez cec’in ne olduğunu. Beş yıldızlı otellerin İtalyan restoranlarındaki havalı mekanlarına taşındı ruhsuz romantizm. Ya da, kafatasının içinde beyin olup olmadığı bilinmeyen bir gece kulübü fedaisinin izniyle girip de dört duvarı arasına sıkıştığımız, müziği bilgisayarın insafına kalmış gürültüde salak salak salınır olduk eğlence mekanlarında. Bir meziyet sanmaya başladık başkalarının bize sunduğu iyileri, doğruları, güzellikleri sorgulamadan, sırf moda diye benimsemeyi. Oysa iyi, kötü, doğru, yanlış, güzel, çirkin nasıl belirlenir, kim belirler ve hangi hakla belirler ve biz neden kendi adımıza belirlenmesine izin veririz? Neden kabul etmek zorunda kalırız? Kimse bilmiyor. Bir düzenin içine doğmuşuz sorgulamadan yaşayıp gidiyoruz tüm kuralları.

 

Nitekim şimdi, ben de en az bu satırları okuyup da of of gene saçmalamış çekenler kadar meraklıyım neler çıkacak şu hikayenin sonunda diye...

 

Büyük Kadir, Küçük Kadir

 

Büyüğü Kemal amcanın oğlu. Küçüğü ile amca çocukları. Köyde bir çok Kadir olmasına rağmen, her zaman birlikte dolaştıklarından isimlerini ayırt edebilmek için küçültüp büyüttük onları.

 

Pencerelerimizin camlarını kırıp, böylece camcı Ethem amcanın köyde en sevdiği çocuk olduktan sonra annemin “Bunu okula gönderip kurtulalım elinden!” dediği an tanıştım Dalakçı İlkokuluyla. Yukarıdaki resimde görülen öğretmenlerin tamamı Cumhuriyetin idealist gençleri olarak bizi yetiştirmek üzere köylere dağılmışlardı. Resimdeki sıraya göre isimlerini saydığımızda Raşit, Musa ve Nimet (ikisi evliydi), Ömer, Ahmet, Yüksel, Nevzat öğretmenler. Bu kadroya zaman içinde Ahmet Yaşar öğretmenimiz katıldı. Bizim köyün yetiştirdiği öğretmenlerden Ramazan ve Hacıveli ağabeyler de bu kadroya katıldılar. Yukarıdaki resim benim okuduğum dönemden daha önce. Ama öğretmenler aynı.

 

Annem okul bütçesine 10 Lira gibi önemli bir bağışta bulunduktan sonra Raşit öğretmen beni birinci sınıfa kabul etmişti. Okul hayatım henüz beş yaşına merdiven dayamışken ve kerhen başlamış olmasına rağmen, bir kere okuldan adam akıllı nefret etmeme karşın, birinci sınıftaki en büyük eğlencemiz rahmetli Sariye idi. Düsseldorf’dan gelmişti ve kocaman sınıfın koridorunda yeşilli kırmızılı ekose eteği beyaz çorapları ve iskarpini üzerinde salınarak bir ileri bir geri sınıfın ahşap zeminini gacırtılar içinde arşınlayıp, Alman çiftçilerin Pazar yerinde patatesi satarken nasıl bağırdıklarını taklit ederdi bize. Nevzat öğretmen sınıfa gelinceye kadar hepimiz onu izler ve bundan çok keyif alırdık. Öğrendiğim ilk Almanca kelime Sariye’nin yadigarıdır, Kartoffel! Yattığı yer nur olsun...

 

Nefret kavramı, okula karşı olan ilk duygularımı tarif etmekte aciz kalır sanırım. Yani o kadar sevmezdim okulu. En çok Raşit öğretmenden korkardım. Dalakçı Köyü İlkokulu tarihinde ders asma rekorumu kırabilen bir öğrencinin daha çıkmadığını tahmin ederim. Zamane öğrencileri pastanelere, internet cafelere, bilardo salonlarına falan kaçıyorlar okulu kırınca. Biz üzüm bağlarına kaçardık çaresiz. Küçük Kadir ile Büyük Kadir beni, bazen de bana eşlik eden yoldaşlarımı bulup getirirlerdi Raşit öğretmenin talimatıyla. Çünkü ikisinin de koyun güttüğü dağlarda ne zaman okulu kırsam elleriyle bulmuş gibi bulurlardı yerimi.

 

Musa öğretmeni birinci sınıf sıralarında ve talihsiz bir vesile ile tanıma imkanım oldu. Nevzat öğretmenin dersinde iken birden sınıfın kapısı açıldı. Musa öğretmen kısacık boyu ile beşinci öğrencileri Ergül ve Şerafettin'in arasında neredeyse kaybolmuş vaziyette girdi içeri. Sonra sınıfa bir göz attı. Özellikle birine bakıyordu. Beni görünce durdu; “Gel bakalım buraya!” dedi. Yerimden kalkıp bastığım ahşap zeminin gacırtıları eşliğinde tahtaya çıktım. Elime bir tebeşir tutuşturdu, “Yaz bakalım!” dedi. Bir matematik problemiydi yazdırdığı. Sonra da “Çöz bu problemi!” dedi. Problemden önce dizlerimin bağı çözülmüş ki anlatmak mümkün değil. Musa öğretmen bu. Tanıyanlar bilir. Vurduğu yerden ses getirir mübarek. Yapabilecek başka bir şey yok. Şimdi nasıl aramazsın Alabaşların Ali amcanın üzüm bağına kaçıp da adam akıllı saklanmayı. Problemi çözmeye başladım. Beklemediğim bir tepki geldi Musa öğretmenden “Aferin!” sonra da beklenen tokat sesleri; önce Ergül’ü sonra da Şerafettin’i kutsadı tokatlarıyla “Utanın birinci sınıf öğrencisinden ders aldık diye, bakıp iyice öğrenin!” O günden sonra okulu kırmadım bir daha. Ergül yakaladığı yerde anamı ağlatıyordu...

 

İkinci sınıfa geçtiğimizde Yaşar öğretmen  okutmaya başladı bizi. Bu arada yeni okul inşaatı devam ediyordu tepemizde. Böylece biz üçüncü sınıfı yeni binada okuduk. Okulun bahçesine yapılan ve inşaatın beton işlerinde kullanılan havuz biz  çocuklar için farklı anlamlar ifade ediyordu her konuda olduğu gibi. Seyfe gölünün tekelini kırabilirdik havuzda yüzmemize izin verilebilirse. Bir istisna ile, okulun bekçisi Kazım! Seyfe gölüne yürümemize gerek kalmadan yüzme havuzu rüyalarımızın önündeki tek engeldi Kazım. Bir gün Necati’nin parlak fikri yüzünden hayatımın dayağını yiyordum ondan. “Şöyle bir gir havuza, yüzmeye başla,  Kazım sesini çıkarmazsa biz de gelir yüzeriz” diyerek beni yüreklendirdi. Havuzun kireç özlü suyunda yüzmeye başlamamla Kazım’ı karşımda görmem bir oldu. Yaz veya kış demeden kafasından çıkarmadığı örme takkesi, diken diken akı karası birbirine karışmış sakalları, dumandan sararmış bıyığının içine gömülmüş bir belli, bir beli değil kadar küçük sarma sigarası ve hafif sağa kaykılmış vaziyette, bir miktar da yalpa yaparak yürür vaziyette üzerime geliyor sevgili hadememiz. Elinde, ateşte ütülmüş parlak mı parlak öyle büyük bir sopa var ki insanın gözünü alıyor mübarek... Böylece kireçten bembeyaz kesilmiş vaziyette havuzdan çıkmamla Necati’ye küfürler savurur vaziyette sokağa doğru seğirtmem bir oldu. Bu havuzda gönlümce ve Kazım tehlikesi olmadan yüzebildiğim tek an, sınıf arkadaşım Aysun’un elimde kitaplarım ve üzerimde kıyafetimle birlikte beni arkamdan içine itmesi vesilesiyle mümkün olabildi.

 

Günlük Olaylar

 

Okulumuzdaki dersler günlük olayların anlatılmasıyla başlardı. Öğrenciler söz alarak birer birer kalkar ve köyde tanık oldukları hadiseleri anlatırlı. Kimisi uzun uzun ineklerini buzağılamasını anlatır, kimisi kaybolan eşeklerini bildirirdi. Bir yaz günü köy herkesin içine oturan haberle sarsıldı. Kamyon işleten Hasan amca (Gürrük Hasan) bir trafik kazasına kurban gitmişti. Kaza olayı köyde uzun tartışmalara neden oldu. Herkes kendi versiyonunu anlatıyordu yaşanan talihsiz olayın. Oysa nereden bilebilirdik ülkemizin rutin gerçeklerinden biri olduğunu günübirlik sönen ocakların! Hasan amcayı hatırlarım. İncecik bıyığı vardı, Ayhan Işık’ı andırır. Görmüş geçirmiş tavırlı bir köylümüzdü. Yaz tatili bitip de okulların açılması yaklaştığında, bu kaza ile ilgili geniş bilgiler toplamıştım büyüklerden. Okuldaki günlük olaylar dersinde şöyle anlatmayı planlıyordum; “Hepimizin bildiği gibi Gürrük Hasan amca elim bir trafik kazasında hayatını yitirmiştir. Ancak kazanın ayrıntılarını bilenimiz az olduğundan ben daha çok ayrıntılara gireceğim...” O kadar çok çalışmıştım ki olayın detaylarını, içim içime sığmıyordu, iyice heveslenmiştim. İlk ders günü gelip çattığında bütün ayrıntıları tekrar edip Uğur Dündar edasıyla sınıfa girdim. Günlük olaylar saati başladığında heyecanla elimi kaldırdım ancak, ilk sözü Hayati aldı ve anlatmaya başladı; “Gürrük Hasan bir araba kazasında öldü...” Hayati daha sözünü bitiremeden Yaşar öğretmen kesti sözünü “Çocuklar bu haber iyice bayatladı, yeni bir şeyler yok mu?” Elif elini kaldırdı “Koyunumuz simsiyah bir yavru kuzuladı!” Herkes şaşkınlıkla Elif’e bakarken bütün hevesim kırılmış vaziyette başka bir haberin hayallerini kurmaya başladım.

 

Raşit öğretmenin eli çok ağırdı. Vurduğu yerden ses getirirdi. Çocuğu yoktu ve tıbbi bir nedenden dolayı olmuyordu da . Bu nedenle acımadan döverdi bizleri. Bir gün çantamı okul merdivenin ayağında unutunca ellerimi uyuşturuncaya kadar dövmüştü cetvelle. Parmaklarımı büzdürüp tırnaklarıma indiriyordu cetveli. Hayatımda bu kadar acımasız bir dayak daha yediğimi hatırlamıyorum. Nihayet tırnaklarım kırılmaya başlayıp parmak uçlarından kan gelince bu işi bıraktı. Sınıfa geldiğimde ön sırada oturan Yasemin halime bakıp bakıp ağlamaya başladı. Bu da unutamayacağım bir andır.

 

Ahmet öğretmen Karacaören kasabasından yürüyerek gelirdi köyümüze. Ağabeyimin sınıf öğretmenidir. Bu nedenle yaz sıcağında terden boğulmuş vaziyette ve bitkin halde mezarlığın yanından köye girerken ağabeyimden hatırı sayılır küfürler yerdi. Bağımızdaki armut ağacında oturan ağabeyim önce sesini değiştirip ismini ünlerdi; “Örtmeniiiim...” Ahmet öğretmen durur  ve bitkin haliyle etrafa bakar ancak, kimseyi göremezdi. Bundan emin olunca da küfrü dayardı Ahmet öğretmene. Bu kadar çok korktuğu öğretmenine özgürce küfür edebilmekten çok zevk almıştır eminim. Ahmet öğretmenin köy halkı ile  uyum içinde yaşayan ve sevilen eşi zaman içinde kansere yenik düştü maalesef.

 

Hayatımda yaşadığım en büyük acılardan biri ise Yaşar öğretmenin kızı Rabiya’nın kaybıdır. Rabiya’yı ilkokuldan biliyorum. İyi arkadaştık. Yanakları gamze gamze çok güzel bir kızdı. Gamzelerini görebilmek için türlü şaklabanlıklar yapar onu güldürürdüm. Öğle aralarında onların evine giderdik, annesi elma verirdi bize. O kadar tatlı gelirdi ki o elma, eşeğini bile yerdik çekirdekleriyle. Sonra ben köyden ayrılıp okumak için Almanya’ya gittiğimde onunla yazışmaya devam ettik. Acı haber üniversitede okurken geldi, gencecik yaşında trafik kazasına kurban vermiştik Rabiamızı. O yıllarda Nürnberg’de öğretmenlik yapan Yaşar öğretmenin halini hiç unutmuyorum. Kızının en iyi çocukluk arkadaşı olarak bildiği beni karşısında görünce birden çöktü. Beynimin bir yerlerinde dilimin ucuna kadar süzülüp gelen sözcükler yüreğimi yakıyor. Söyleyemiyorum bir türlü. Yaşar hoca ile birbirimize baka kaldık öylece uzun uzun ve çaresizce. “Hocam kayıplarımızın ardından söylenen o sözleri söyleyemeyeceğim affedin beni” diyebildim. İkimiz de ağlıyorduk.

 

Okulumuzun önündeki turuncu renkli kaplumbağa arabanın sahibi Ali Oker öğretmeni unutmamak lazım. Sanat etkinliklerimizin unutulmaz ismi. Bizlere tiyatroyu ve vurgulu okumayı sevdiren harika bir insan. Bir tiyatro müsameresine hazırlanırken ses tonumu değiştirebilmem için ağzıma bir yığın anahtar sokmuştu... Dudaklarımın kenarından salyalar akarken çıkardığım boğuk sesten çok etkilendi ve “Hah şimdi oldu, bu sesi tuttur sahnede” dedi...

 

Ömer öğretmen Musa öğretmenden sonra okulun müdürü oldu ve bayağı bir de kilo aldı zaman içinde. Son derece zarif bir eşi vardı.

 

Yüksel öğretmen voleybol maçlarımızın değişmez organizatörü ve okul korosunun şefiydi. Okul korosunun bir temsilinden sonra, tiyatro oynanırken  yan sınıfta (Bugünkü DAL-DER odası) gürültü yapan koro sanatçılarını (salon izleyiciyle dolu olduğundan) pencereden dışarı atan meşhur öğretmenimiz. Nevzat öğretmen bir saz virtüözü idi. Uzun kıvırcık saçlarıyla kızların hayranlık dolu bakışlarına sıkça maruz kalan öğretmenimiz.

 

Sınıfımızda kimler vardı acaba? Benim kayıt numaram 182 idi. Benden bir önce 181 numara ile Esma geliyordu. 223 numara Hüseyin matematik konusunda hepimizin hayranlığını kazanmıştı. Mantıcı Mehmet, unvanına yaraşır bir mantıcıydı. Mehmet’in dedesi Nizam Çavuş okulla yakından ilgili aydın bir insandı. Kendisine saygı duyardım. Ertuğrul ve Cemal’i unutmamak lazım. Yaşar öğretmen haftanın iki günü beni dersten muaf tutardı. Bu zaman içinde öğrenme zorluğu çeken Ertuğrul ve  Cemal’e ders verirdim başka bir sınıfta.

 

Bir dönem köy imamının oğlu Canip katıldı bize ve birlikte mezun olduk. Ifakat’ın Süleyman ele avuca sığmaz bir öğrenci. Mükür amcanın oğlu Hacıahmet kendi halinde. Ve kendi halinde boğulup gitti Seyfe gölünün çamurlu sularında... Etçi’nin Mustafa okuldan mezun olurken bile hemşire kelimesini hala hemşehri olarak okumakta ısrarlı. Songül sarışın saçlarıyla ve hep gülen yüzüyle sınıfın gözdelerinden. Ablası’nın cebi hatırı sayılır çeşitte kuruyemişle dolu olduğundan kendisini “Çerçi” diye hatırlıyorum. Talihsiz bir şekilde veda etti hayata... Aniş Bacı’nın Fatma esmer ve farklı bir havası var. Amcamın Elif, okul tarihinde ilk kez milli gün şiirini kendi yazıp kendisi okuyacak kadar entelektüel bir öğrenci. Elif’in zekasına hayran kalmışımdır her zaman. Keşke değerlendirebilseydi. Biz beşinci sınıftan mezun olurken bir günde şiir kitabı yazıp bir de mahalle gazetesi çıkararak mezuniyet hediyesi olarak armağan ettik Yaşar Öğretmene. Hala saklıyor mudur şiir kitabımızı acaba? Ercan, aramıza Almanya’dan gelip katıldı ve sonra geri gitti. Hollanda’dan gelip katılan Yasemin vardı. Daha sonra Hollanda’ya yerleşen Ramazan sessiz ve sakin kişiliğiyle beğendiğim yakın dostum. Ethem Amcanın oğlu Süleyman kendi halinde... Almanya’dan gelip katıldılar aramıza. Evlerindeki karnaval kostümlerini ilk gördüğümüzde çok şaşırmıştık. Turgay’ı hatırlıyorum... Yanakları kırmızı kırmızı gülen yüzü sevimli haliyle. Ahmet ve Süleyman benimle birlikte okulun kooperatifini işletiyordu. Kooperatifte daha çok kırtasiye malzemesi satıyorduk. Çok başarılı olduğumuz söyleyemem. Bize rağmen o kooperatif nasıl ayakta kaldı hala şaşarım... Özellikle ben, hemen her gün kooperatif dolabının anahtarını bir yerlerde unutuyordum. Öğretmenler bu dalgınlığımdan ötürü Ahmet ile benim savunmamı alırken Yüksel öğretmen “Yahu çocuklar Süleyman niye hiç kaybetmiyor şu anahtarı da hep ikinize oluyor bu?” Ahmet soğukkanlılığını yitirmeden yapıştırdı cevabı “Anahtarı hiç taşımıyor da onun için  örtmenim!”

 

Yetim yurdunun demir dolapları...

 

Bir gün Almanya’dan izine gelen babamla Kırşehir’de, çarşıya yakın binada yerleşik kimsesiz çocuklar yurdundaki akrabalarımızı ziyarete gitmiştik. Hayatlarını bu yurtta geçirip de, Dalakçı İlkokulunda bizimle olmayan köylülerimizi ilk kez o zaman görebildim.

 

Yurdun kapısından içeri girip de sağı solu demir dolaplarla çevrili karanlık beton antresinden bakınca bizi ilk karşılayan Altıok (Oktay) ağabey oldu. Ayağında o zamanın meşhur terlikleri vardı. Gelip babamın elini öptü. Ardından Kazım Amcanın oğlu Alican. Babasını erken yaşta yitirip yurda yazılanlar arasında Ifakat teyzenin Cengiz ve Harun da vardı. Belli vesilelerle köye geldiklerinde buradan öğrendikleri tekerlemeleri veya oyunları öğretirlerdi bize. En küçük kardeşleri Süleyman, köyde bizimle okuyordu. Kazım amcanın bir de Okan isminde oğlu olduğunu ilk kez yurdu ziyaret ettiğimizde öğrenmiştik. Kazım amcanın bir çocukları daha olmuş ancak doğduktan kısa bir süre sonra kaybetmişler onu. Bir kaç günlük bebeği mezara gömerken ağladığında sormuş köylüler niye ağladığını “Bildiğiniz gibi değil, bu çocuk yüreğimi yaktı...” demiş. İsmail amcam anlatırdı. Sonra kendisi de yürekleri yakıp sonsuzluğun yolunu tutarken, iki oğlu yetimhaneye verilmişti. Kızları Necla ile Zöhre (Zerfe derdik) anneleriyle kaldılar. Daha sonra talihsiz bir kazada kaybettik Zöhre’yi. Beklenmedik ölümü de yakından tanık olduğum yaşamı kadar acı olmuştu. Yattığı yer  nur olsun. Zöhre’nin elimizde büyüyen çocukları da aynı kaderle yetiştirme yurduna yerleştiler. Diğerleri gibi Yetiştirme Yurdunda hazırlanıp farkı köşelerine doğru yelken açtılar hayatın.

 

Okulun yetenekleri...

 

Okulumuzun belli başlı yetenekleri aramızda farklı yerlerden gelip katılanlardı. Bunlardan Almanya’dan gelen ve daha sonra yine oraya yerleşen Teoman (biz Tuman derdik) ile Tuncel kardeşleri unutmamak gerekir. Yeni yapılan okul inşaatının kumları üzerinde inanılmaz akrobatik hareketler yapar, ters taklalar atarlardı. Kardeşleri Emine bizim oyun arkadaşımızdı. Emine’nin yıllar sonra bile gözümün önünden gitmeyen hali, Büyükannesi Gözel teyzenin bir sabah vakti ani ölümü ile evlerinin avlusunda çırpınarak ağlamasıdır. Sonra pencereye yanaşıp yer yatağında boylu boyuna uzanan yaşlı kadının hayatımda ilk kez karşılaştığım cansız bedenine baka kaldım bir süre. Zeliha teyzenin Hacı’nın çok güzel sesi vardı. Kısa bir süre aramıza katılan Seçkin, boyu nedeniyle başarılı bir voleybolcuydu.

 

Mehmet’in inanılmaz bir mantı yeme yeteneği vardı. İnsanın hayattaki başarısını mantı yeme kapasitesi ile ölçerdi. Köyün Alamancılarından olan babası Veysel amcanın oğludur, ancak daha çok dedesi Nizam Çavuş gibi yürürdü; ne yapsın baba ortada olmayınca galiba dedeler örnek alındı o dönemde. Dayım Deli Duran’ın oğulları Mehmet Ali (Memali diye bilinir) ile Ahmet’in fırlattıkları taşlarla istedikleri adamı ensesinden vurup yere indirme yetenekleri dillere destandır. Neşet bu yeteneğini kuşlarda gösterirdi. Sapan kullanma konusunda onun üzerine biri daha var mıdır bilinmez. Ömer öğretmenin eşi tarafından organize edilen, daha sonra da sergilenip büyük ilgi gören biçki dikiş kurslarındaki kızların yeteneklerini göz ardı etmemek gerekir. Okulun çok da iyi bir folklor ekibi vardı Nevzat öğretmenin çalıştırdığı. Yüksel öğretmen köylüler ile voleybol oynayama bayılırdı. Amcamın Şakir’in orta oyununa yetenekli olduğu bir piyes sayesinde anlaşıldı. Halil İbrahim amcanın Ramazanla aynı piyeste milleti kırıp geçirdiler. Ramazan daha sonra usta bir saz sanatçısı oldu.

 

Hayati’nin, kış ayında bile elma ve diğer yemişleri ağzımızı sulandırarak yeme yeteneği vardı. Bazen bir kaç kişi birleşir ve onu zorla yere yatırıp cebindekileri aşırırdık. Ramazan (Tota) misket oyunlarındaki başarısıyla ün salmıştı. Sakızların içinden çıkan artist fotoğraflarını biriktirme ve bunları, dikili oldukları toprak yığınlarından belli bir mesafeden yayvan taşla söküp alma şampiyonumuz Arif idi. Boyunun avantajını çok iyi kullanırdı. Haceli amcanın Ahmet’in (okul kooperatifi yönetim kurulundaki arkadaşım) upuzun diliyle burnunun istediği yerini yalayabildiğinin bizde ne büyük hayranlık uyandırdığını yazdığımı hatırlıyorum.

 

Öğrenciler İstiklal Marşını okurken bayrağı göndere çekmek gibi ayrıcalıklı görevi kapmak için erkenden okula gelen Ramazan’ın küçük kardeşi Ethem idi. Ergül’ün okulda başarılı olduğun söylemek güç. Mercimek tarlasında elinin iyice terlemiş koltuğunun altına yerleştirip inanılmaz sesler çıkarırdı.

 

Hepimizin siyah önlüğü ve beyaz yakası vardı. Okulun belli kollarında faaliyet gösteren öğrencilerin kollarında pazılar olurdu. Sınıf başkanları ve okul başkanları vardı. Sınıf başkanlığını kimseye kaptırdığımı hatırlamıyorum. Daha sonra okul başkanı da oldum. Ama bunların ne anlama geldiğini hala bilmiyorum. Sonra bir de gizli başkanlık vardı. O görevi de bana vermişti Ömer öğretmen. Burada yıllar sonra itiraf ediyorum! Gizli başkanın görevi, akşam saat beşten sonra sokakta oynamaya devam eden veya sigara içen çocukları not etmek, ertesi gün de müdüre bildirmekti. Müdür onları bir köşeye çeker kulaklarına asılırdı. Bu “kutsal” görev bana tebliğ edildiğinde anladım bilinmeyen yerden gelen dayakların neden atıldığını. Bu işten hoşlanmadığımı hatırlıyorum (duygularımda yanılmamışım hayatım boyunca da hoşlanmadım). Nitekim babam, insanın hayatta yapacağı en büyük yanlışlardan birinin insanları gammazlamak olduğunu söyledi. İyi de gidip gizli başkanlık görevini iade etmem de pek mümkün değildi. Ömer öğretmen bu, vurduğu yerden ses getiriyor mübarek. Böylece herkese açıkladım bana verilen kutsal görevin mahiyetini. Ancak Ömer öğretmen doğal olarak daha kurnaz çıktı ve ertesi gün kendi yakaladığı birkaç öğrencinin kulağını çektikten sonra bana dönüp, “seni de görmüşler sağda solda bak kulaklarından çivilerim sonra haa!” dedi. O vakitten sonra kimse inanmadı gizli başkan olduğuma.  

 

Zaman!

 

Zaman su gibi akıp gitti. Gün geldi okuldan mezun olacağız. Ömer öğretmen beni çağırıp “Şu saçlarını kestirmezsen sana karneni vermeyeceğim bilmiş ol!” dedi. Saçlarım? Tanrım! Okulun son günü. Bir gün daha dişimi sıkarsam kestirmek zorunda kalmayacağım onları. Gidip köyde uzun bir tur attıktan sonra tekmil verdim Ömer öğretmene: “Berberi bulamıyorum ne yapayım?” Harman yerindeki kayaların üzerinde bir mezuniyet fotoğrafı çektirdik. O resim içindeki kabak kafalı öğrenciler arasında eli çenesinde saçları neredeyse omuz hizasında olan bir ben varım. Tüm bir eğitim dönemini saçımı kestirmeden bitirmiştim.

 

Şimdi şöyle bir geçmişe bakıyorum da... O güzel insanlardan çoğu rüzgar kanatlı atlara binip gitmişler birer birer.

 

Aradan yıllar geçip üniversite sıralarında ders okutmaya başladığımda yirmi yaşımdan gün almamıştım. Annemin okula bağışladığı 10 Lira etkisini göstermiş, üniversiteye çabucak girip bitirivermiştim (şimdi söylemesi kolay geliyor esasen...) Düşüncelerim çok tazeydi. Fakültenin amfisine girip kendimi tanıttıktan sonra ilkokuldan beri hayalini kurduğum cümleyi söyledim öğrencilerime “Benim derslerimde devam zorunluluğunu kaldırıyorum, sevmeyen gelmesin dersime...”  Esasen üniversite öğrencilerine devam zorunluluğunu oldum olası anlamsız bulmuşumdur ama daha çok Raşit öğretmenden esinlendim bu kararı alırken galiba!

 

Afrika’daki tayinim bitip de Bakanlığın Protokol Genel Müdürlüğündeki yeni görevime atandığımda kendimi tanıtmak için kapısını çaldığım Elçi’nin ilk tepkisi şöyle olmuştu “Bu saçlarla Cumhurbaşkanı ve Başbakanın protokol işlerinde görev almanız imkansız, bunu biliyorsunuzdur tahmin ederim!” Ne yaparsın, saplantı... Bu arada 6 ay kadar kestirmemiştim saçlarımı Afrika’da. Gördüğünüz gibi nerelerde yapışıyor ensemize yaşanmamış keyifler! Kompleks işte.

 

Yaşamın mayası...

 

Bunları yazarken anladım ki başlangıç ve bitişlerden ibaret bir serüven olan yaşamın mayası zamanmış. Dalakçı İlkokulu başlarken özgür sokaklar bitmişti. Okuldan nefret ettiğim ve bu nedenle beni zorla okulda tutmak isteyen Raşit öğretmenden kaçarken bizim eski evin ahırındaki inek yemliğinin altına saklandığımı hatırlarım dörtlü yaşların sonlarına doğru. Ve inekten yediğim hatırı sayılır boynuzu tabii ki! Demek ki 30 yıl gibi hatırı sayılır bir zaman geçmiş aradan!

 

Nasıl olduysa o meşhur gün gelip çattı ve Dalakçı ilkokulu bitti. Karacaörenli çerçimiz Ali Kılıçın Körü’nden aldığımız plastik güneş gözlüklerinin arkasına saklayarak gözlerimizi, mezuniyet günümüzde nasıl ağladığımızı hatırlarım hala. Ve Keklik Damı’na yaptığımız son sınıf gezisini. Burada susuz kalınca da Abbas’ın Hacı’nın Mehmet Ali’nin taşlarını merdiven gibi kullanıp kuyunun dibine inerek “soğukkuyu” ayakkabısını yıkayıp bize su çıkarmasını. Yaşar öğretmen dahil hepimiz Mehmet Ali’nin lastik ayakkabısından buz gibi kuyu suyu içtik... İroni bu olsa gerek, efsanevi “soğukkuyu ayakkabı”sından soğuk kuyu suyu içmek... Kimin aklına gelir?

 

İşte böylece dersimi aldım! Zaman kimseyi beklemiyor, üzerinden de atlamıyor. Böylece o meşhur son günler aynı zamanda yeni bir başlangıç oluveriyor.

 

Ve hayatın intikamı!

 

Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak bana sorduysa "bu işlerin olurunu", dedim ki: Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama. Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce amaçsızca yürü biraz. Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap. Çünkü...
Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana
yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Aşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda. Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu. Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı. Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları. Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp yapışır insanın yakasına.

 

Ve kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır orada...

 

Prag, 25 Aralık 2003

 

(Bu yazı kaleme alındıktan 6 ay sonra derlenip gönderilebildi... Zaman işte!)

 

Anasayfa | Devrimciler | Mercimek | Café Venedik | EPİLOG | Atlılar | DAMBAŞI | Carpe diem | BOZKIRDA | Örtmenim

Yenilik: 24.02.09