DALAKÇI GENÇLİK BOZKIRDA

23.04.11

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

“BOZKIRDA BİR SONBAHAR KUŞLUĞU”

 

Öyle bir köydü ki,

Küçük ama bizim...

 

Sokaklarında tanımadığımız yüz, ensesine vuramayacağımız kimse dolaşmazdı. Nüfusu azıcık, başkente uzak bir köy. Dalakçı! İşte orada doğdum ben. Sevgili gibi bir köydü, sırrı kuytularında gizli, çözmek emek isterdi yaşanan gizli aşkları. Oysa hep birlikte yapılırdı telaşsız sohbetler, tarhanalar, reçeller, turşular ve pekmezler mahallenin ara sokaklarında. Hepimiz annelerimize, ben aralıktayım -ara sokakta yani- diyerek koşardık sokağa. İşte benim tarihime güzel bir dokuz yıl olarak kayıtlandı o sokak.

 

Herkesin  gülüşünde bir anlam vardı, duruşunda içtenlik. Kime niyet, kime felaket aşklar yaşanırdı da bütün mahalle çocuk işte der geçerdi. Çocukken o sokakta dizlerim kabuk bağladı ve ilk defa sokağın köşesindeki evin duvarına çarpınca acıdı yüreğim. Birbirinin içine geçmiş sekiz-on halkaydık. Akşama kadar elimizde “Büyük Atlas” en zayıf halkayı bulmaya çalışırdık. Ülkelerden başlayıp dağlardan nehirlere oradan da şehir hayatına gelirdik. Kim daha çabuk sorulan yeri bilir ve bulursa o gün mahallenin efendisi olurdu. Anlayacağınız korsanlığa olan tutkum çocukluğumdan geliyor. Çingene çadırları kurulurdu harman yerine baharın ilk damlalarıyla birlikte ve göçüp giderlerdi sararan sonbahar yapraklarıyla. İçimdeki gezgin çingene buradan efsunlanmıştır işte. Büyüyünce ne olacaksın diye sorduklarında uzun yıllar şu cevabı vermişim; tır şoförü! Ne yazık ki soğuk ve şehirlerarası bir yolculukta vazgeçtim çocukluğumdan ve tır şoförü olmaktan! 

 

Ankaralılar gelirdi yaz aylarında köye. Şehirliler! Güzel giyimli çocuklar bir kaç günlük tereddütten sonra karışırlardı bize. Konuştukları dilin farklı bir aksanı vardı. Yine de uzun sürmezdi onları kendimize benzetmemiz. “Cehenneme giden yol kolay bulunur!” dermiş Romalılar:“Facilus descenus aveno!” Bağ yolmaya giderdik hep birlikte veya çimlere 'örklenmiş' atların yerlerini değiştirirdik sahiplerini şaşırtmak için.

 

Evimizin arkasındaki üzüm bağında karaağaçlarla kaplı bir alan vardı. Doğal korunak gibiydi. Burada günlük gazete çıkarır, köyden havadisleri içeren tek nüsha gazeteyi 150 kuruşa okuturduk mahallenin çocuklarına. Kapı kapı dolaşıp haber toplardık.

 

-Bugün yeni bir şey oldu mu buralarda?

-Hee ya, inamiz buzaladı! (evet ineğimiz buzağıladı demek istiyor...)

 

Köy muhtarından alırdık siyasi haberleri:

 

-Soğukkuyuda’daki köy tarlasının ihalesi kime verilecek bu sene?

-En fazla parayı verene!

-Öğrencilere köy tarlasından zorla taş ve korunga toplatılması işkencesine ne zaman son vereceksiniz?

-Tarlada taş ve korunga kalmadığında! Sonra Kocabey’e dönerdi. Gocabağ, muhabirlere birer çay getir bahiyim!

Odada bululanlardan biri daha katılırdı sohbetimize:

 

-Sen Reşidin oğlu daal misin la? (Raşit’in oğlu değil misin lan?)

 

Muhtar tamamlardı;

 

-Ha... La bizim Kelgızın oğlu, Çolah Duran var ya, onun yiğeni!

-Yanıgdaki de emmiyin gızı mı (Yanındaki amcanın kızı mı?)

-Ha... La, Hasmeyilin gızı. Adın neydi gız? (Evet doğru lan Hacı İsmail’in kızı)

-Elif.

-Elindeki kitap ne bahıyim yiğenim? (Elindeki kitap nedir bakiyim yeğenim?)

-Kamelyalı Kadın!

-Kim?

-Bir roman...

-Haa! Aferin yiğenim, okuyun da adam olun. Şimdi siz büyüyünce ne olacağınız!

 

Kendine güvenle cevap verirdi Elif:

 

            -Örtmen!

            -Sen ne olacağın la Reşidin oğlu?

- ...

 

Elif...

 

Buraya kadar gelip Elif’ten bahsetmemek haksızlık olur.

 

İkimiz de beş yaşından gün alamadan başlamıştık ilkokula. Bizimkiler okul idaresine 10 Liralık hatırı sayılır ‘bağış’ yapıp zorla kaydımı sağladılar. Henüz dört yaşında kırdığım camlardan başımı uzatıp da tanrıya savurduğum inançsız tehditlerden iyice ürküp aklımı kaçırdığımı düşünüyorlardı... Elif’in zekası benimki kadar fazla zorlamadan işleyebiliyordu. İnanılması güç bir muhakeme yeteneği vardı, çok yaratıcıydı.  Okul müdürü Musa öğretmenin kulaklarından tutup birinci sınıfa getirdiği beşinci sınıf öğrencileri Şerafettin ve Ergül’e verdik ilk matematik dersini. Ergül düşman oldu o günden sonra bana. Yakaladığı her yerde hırpaladı! Yaşları çok daha ileride olmasına rağmen en uysal öğrencilerimiz öğrenme engelli Ertuğrul ve Cemal ikilisiydi. Yaşar öğretmenin isteğine uygun olarak, ayrı bir sınıfta biz verirdik onların derslerini. Sabır isteyen bir işti...

 

Elif, kaybı küçümsenemeyecek kadar önemli bir değer. İlkokul idaresince dayatılan şoven milli gün şiirlerini okumayı reddeden ve kendi şiirini yazıp okuyan bir entelektüel. O zamanlar şiirleri ezbere okumak bir meziyet sayılırdı. Bundan yirmi altı sene önce  henüz dokuz yaşındayken yazdı kendi şiirini.

 

 “Taşlı tarlalardan/ Çamurlu yollardan geçip/Kimi yalın ayak/Kimi çamurlara batmış botuyla/ Bağımsızlık için zafer arayan/ Zavallı askerler...” diye başlayan bir şiirdi. Bu şiiri yazıp bana getirdiğinde üzerinde biraz düşünüp konuştuk.

 

-Doğru söylüyorsun! dedim. Kurtuluş savaşının bilinmeyen yönleri hakkında da aydınlatmak gerekir öğrencileri. Endişeyle baktı yüzüme. Her zamanki gibi çenesini avuçlarının arasına almış düşünceli bir hali vardı.

-Bu şiiri ezberleyemezsem alay eder öğrenciler benimle!

-Neden?

-Kendi yazdığım şiiri ezberleyemedim diye.

-Bence Yaşar öğretmene göster ve ezberlemeden aynen oku...

-Okul müdürü buna izin vermez!

-Bunu bilmesi gerekmiyor. Kağıdın kupürünü cebine koy ve platforma geldiğinde orada çıkarıp oku.

-Platform ne ki?

-Ben de yeni öğrendim bir kitaptan. Öğrencileri boy sırasına dizdikleri  çam ağaçları dikili dolgunun duvarı gibi yerler galiba.

-Her neyse. İyi fikir!

-Şiiri okumayı bitirdiğinde köylülere bak ve o an içinden gelen bir şeyi söyle. Şiirde olmayan bir şey olsun söyleyeceklerin dedim.

-Utanırım! dedi.

 

Milli gün törenleri gelip çattığında anlaştığımız gibi okudu şiiri. Sonra eliyle zarif bir reverans yaparcasına okulu çevreleyen duvarın önünde birikmiş kadınları işaret etti ve şunları söyledi:

-Niye gülüyorsunuz?

 

Gerçekten de, töreni izlemeye gelen kadınların bir süre sonra okunan tek düze şiirlerden sıkılıp kendi aralarında fısıldaştıkları dedikodulara gülüştükleri kaçmamıştı Elif’in gözünden.

 

Henüz sekiz yaşındayken “Devrimlere Doğru” adlı ilk şiir kitabını birlikte yazdığım, aynı göğüsten süt emdiğimiz  sevgili kardeşim... İnsan düşüncesinin geçirdiği evrelerden söz eder şiir kitabı ve onları birer devrime benzetir. O günlerde önce kalıplaşmış, sonra da yozlaşıp bin parçaya bölünmüş “Devrim” sloganına bir başkaldırı idi kitap. Bugün hala Yaşar hocada ise bir kere okumak için neler vermezdim.

 

Okumak için Ankara’ya gitti ve bütün Dalakçılılar gibi o da Kuşçağız tepelerinden seyretti bozkırı. Sık aralıklarla mektuplaştık. Bir süre yazmayı kesti. Ailecek bitlenmişler! Bitlendiğini kimseye anlatmamak üzere söz vermiştim bundan yirmi dört sene önce. Artık bu sözü tutmayabilirim galiba... Sonra da harçlık sorunundan dem vurdu ve mektuplarımızı iyice seyrekleştirdik. Hayata dair izlenimlerimizi geniş aralıklarla yazmaya başladık birbirimize.

 

Bir gece yarısı uyanıp evinde kaldığım ailenin uykusunu alt üst ettiğimi hatırlıyorum; “Elif’e para göndermeliyiz!” Bu fikrim o zaman ne kadar ciddiye alındı bilmiyorum. Kulaktan kulağa dolaşan hoş bir anıdır.

 

Nihayet çocukluğu derinlere gömüp, yıllar sonra Almanya’daki ailemin yanına yerleştikten sonra Elif de geldi oralara. Wetzlar’da kaldı bir süre. Frankfurt’un küçük bir banliyösünde ziyaretimize geldiğinde, çatı katındaki evimizin dip odasına geçtik ve yarısını anlamadığım yabancı bir dilde yazılmış kitaplarımı gösterdim ona hemen. Heyecanlandı, bir sürü soru sordu kitaplarla ilgili. Ancak, Almanya macerası kısa sürdü ve köye döndü tekrar.

 

Zamanla dağılmaya başladık farklı yönlere. Farklı eksenlerde dönmeye başladı hayat. Her biri uzak yerlerde.

 

Ancak, bugün dünyanın önemli değerlerinden biri Gümüşkümbet köyünde hayatının cenderesinden geçiyor. Elif, yaşadıkça içimden kopmuş bir parça olarak kalacak oralarda galiba.

 

Yıllar sonraydı. Dünyanın çeşitli üniversitelerinde ders okuttuğum günler. Yirminci yaşıma henüz girmiş halimin heyecandan titreyen bacakları, ürkek bakışlarıyla girmiştim ilk dersimi okuttuğum amfiye. Şerafettin, Ergül, Cemal, Ertuğrul... Onlar gitmiş yerine her biri farklı değerler taşıyan onlarca öğrenci gelmişti bu kez bir çok milletten. Ne kadar başarısız olsam da, heyecanımı gizlemeye çalışıp kürsüye geçtim ve kendimi tanıttıktan sonra ilk ‘dersi’ verdim onlara: “Üniversite insana meslek öğretmez, belli bir konuda sistematik düşünme yeteneklerini bir adım öne çıkarır sadece. Bu nedenle kendinizi ayrıcalıklı görmeyin diğerlerine karşı!” Bu sözü niye söyledim bilmiyorum. Ancak bu yeteneği henüz ilkokuldayken kesin çizgilerle keşfetmiş Elif’i düşündüm o an ve gülümsedim kendi kendime. “Ona okuma fırsatı verilmemesi, sizden bir adım daha geride olduğu anlamına gelmez!” demek istiyordum sanırım...

 

Korkak vedalar...

 

Esenboğa’dan dönüyorum bunları düşünürken. Üçüncü ayına girmiştim Afrika’ya veda edişimin ve zoraki konaklamamın Ankara’da. Beş yıllık aradan sonra ilk sonbaharım bozkırda.

 

Sabahın bu saatinde esrarengiz Sevdalıyı uğurladım Prag’a. Sessiz ve dingin aşığı.

 

Vedalaşmamızı...

 

-Seni seveceğim! Buna engel olamayacaksın! Ağlayacağım! İsteğim kadar hem de. Buna da engel olamayacaksın! Diye kestirip attı Adriana, seven kadının görkemli yüreğinin sesiyle.

 

Seyre koyuldum sonra Ankara’nın bozkırını, ilerlerken ıslak kara yollarda. Bir zamanlar öyle bir orman ile süslüymüş ki şu bozkır, Timur kuşatmaya geldiğinde buraları, ordusunun fillerini bile saklamış sislere boğulmuş ağaçların arasında.

Kararsızlık içinde kıvranıyordum. Her şey soluduğum havaya eşdeğer olmuştu. Tadını ve rengini hissettirmiyor, böylece mutlak bir zevk vermiyor, ancak vazgeçilmez!

Eve döndüm çaresiz. Bir kadeh şarap eşliğinde geçmişte yolculuk yapmaya karar verdim. Ne yapayım, canım çekti! Biraz güzellik, biraz da romantizm ödünç almak için çaldım utanç dolu yüzle geçmişin kapısını.

Sonra bundan vazgeçtim. Kızıla boyalı saçları düşünmek istiyordum bir süre. İster istemez Alina’yı çağrıştırır zavallı yürekte ve şu anda çağrıştırmaması yeğdir. Vicdan azabıyla dolu ama korkak bir ayrılık Afrika’dan doğru kızıl saçların serpiştiği.

-Beni bırakamazsın. Buna asla izin vermeyeceğim! Diye haykırıyordu bu kez Alina, seven kadının cesur yakarışıyla.

İnsana bir yücelik hissi verir mi bu yakarışlar. Önünde diz çökmüş kadının kızıl saçları yanaklarından süzülen göz yaşlarına karışıp da iyice yapışmışken yüzüne. Hangimiz yüceyiz aslında?

Louis’i düşünüyorum. Kutsal serseriyi. Kendimle özdeşleştirmeye çalışıyorum, olmuyor. Kesin bir katı mantık süzgecinden geçen şu hayat, kutsal da olsa, sabahlasa da çingene çadırlarında, serseri olmaktan uzak! 

Hah! Çırağan Sarayı’nın rıhtımında buldum kendimi. Deniz esintisi şimdi de. Ve biraz daha iyi bu. Boğaz köprüsü umarsız bir kavis çiziyor iki yakasını bir araya getirirken şu sefil şehrin, kaşarlanmış fahişenin; ilk fotoğraf makinesini hediye ettiğim Alman sevgilim yanı başımda. Çok da uzun değil, henüz geçen hafta Beyoğlu’nun daracık sokaklarında  şaraphaneleri arşınlarken söyledikleri çarptı zihnimin duvarlarına

-Du verschwendest das Liebesleben!

Acaba kimin aşk hayatını bitirip tüketiyordum? Soramadım. Yaşanan onca şeyden sonra yirmisine henüz basmış bir kadının duyarlılığı yanında  bu kadar sönük mü kalmalıydı aşk hayatım? Boğazın akıntısına karışıp giden ve yüzleşmek için en az Alina kadar cesur olmam gereken sorular. Bunun için diz çöker miyim kaderimin önünde ve sorgular mıyım vicdanımı?

Çok geçmeden, Yeşilköy havalimanında ikimizin vedasını görüp, duygusal ifadelerinin tüm bileşenleri aynı anda  yüzünde donan Özlem'in sözlerini;

 -Hayatınız avucunuzun içinden kayıp gidiyor gibi sanki!

Durup dururken, her şeyimle kendisine eski aşığını hatırlattığım ve daha ilk karşılaştığımız günden beri ne onu, ne de beni aklından söküp atamadığı için lanetler yağdırıyor bana. Bunu gözlerinden okuyorum. O kadar büyükler ki! Sevgilimi uğurlarken havalimanının VIP salonunda burun buruna gelmemiz iyi bir rastlandı olmadı ne yazık ki. Benim için hissettiklerini iyice zora sokmuş oldum korkarım. Özlem’in, üzerimde düğümlenip kalan ve bir balıkçı ağına takılmış lagos gibi içinden çıkamadığım iri gözlerinden kaçmaktan başka çarem yok.

Ben, tüm yaklaştığım bedenlerin bir ruhu olduğuna inanarak başlıyorum ilişkilerime. Ama her seferinde ürpererek uzaklaşıyorum. Sonra başka bedenlere doğru  bitimsiz yolculuklara çıkıyorum. Tanrı beni bağışlasın. Bağışla beni Özlem.

Ayağa kalktım içine iyice gömüldüğüm koltuktan. Gözlerim, duvara iyice hapsedilmiş meşe ağacından oyma maskeye takıldı önce. Senegal’dan almıştım bir gidişimde. Karanlıkta odanın loş ışığı vurunca ürperti veren kocaman bir maske. Pekmezci’nin İnsanca Yaşamak tablosuna kaydı peşinden. Çok severim. Hem Pekmezci’yi hem tablosunu. Hayatımın bir dönemine damgasını vurmuş sanatçı. 

Duvar boyunca uzayıp gitti bakışlar. Salon o kadar çok hatırayla dolu ki. Nereye baksan bir yürek sızısı ve hala taze. Anılar bazen Sahra çöllerinin derinlerine, kaynayan günlere ve donduran gecelere, bazen Akakus dağlarının mağaralarına ve buradan topladığım fosillere banıyor. Barok stili bir şarap sürahisi, kadehi elimde içinde kırmızı şarap... Son bir yudum. Bu kez tortusu dibinde saklı kaldı. Ve merdiven boşluğunda çınlayan bir sesle kutsadım o yudumu.

-İnsanın bütün yolculuğu kendinedir aslında!

Balkonun kapısından süzülen çam ormanının yağmur yemiş buz gibi taze kokulu esintisine karışıp gitti kutsayan nefes.

Evimin önündeki park yerinde  buldum kendimi. Ne kadar çabuk! Arabamın direksiyonuna kuruldum ve bu kez içinde beyin olduğundan iyice şüphelendiğim kafamı dinlendirmek üzere yollara düştüm.

Şöyle bir geriye bakıp düşündüm Karşıyaka mezarlığının yanından girerken otobana. Aklıma gelip, aklıma geldiği haliyle de beni teskin edecek yüzler aradım geçmişte. Ve  düşünsel yetilerimin uzantısı, sanki bir şeyleri kaybetmiş de bulmak için hep aynı yere gidip duran bir çaresizlik içinde Kuzey Afrika sahillerine varıp dayandı. Sarhoş nemleri ile kıyıya vuran yosun kokulu dalgalarına ve bunun içindeki bir yüzün parçaladığı yüreğime dönüp geliyor bulamadan aradığını...

Adriana'yı düşünüyorum. Dostumu. Çaresiz sevdalımı! Daha bu sabah Ankara’dan Prag’a uğurladığım eşsiz sevgili. Ve bundan iki sene önceki sessiz Valetta vedasında Edward Guest’ten bana ithaf ettiği dörtlüğü: I’m the child of space /Restless in rest/I cannot be tamed/nor chained... (Özgürlüğün çocuğuyum ben/Değilim sükunet içinde bile dingin /Ne evcilleşirim/ne de vurulurum zincire…) Ve çarşafla düğümlenmiş vaziyette derin uykumda, kim bilir bilinç altından hangi rüyaları çağırırken ışığa, dörtlüğün dibine yazıp etajerin üzerine bıraktığı notu:

-Uyar mı sana?

Ardından sessizce çıkıp gittiği dağınık süitte uyanıp da akşamdan kalma halimle ararken gözlerim onu, takıldığım turuncu satırlara yarı uykulu mırıltıyla verdiğim acımasız cevabı:

-Uyar!

Mahmur gözlerle ilerlerken, Malta adasının güneyindeki limanına hakim süitin balkonuna ve tökezlerken yerde yan yatmış dibi tortulu Toscana’nın kocaman şarap şişelerine, son bir kez görebilir miyim diye baktım ardından. O çoktan tutmuştu Prag’ın yolunu. Tuzlu, yosun kokulu bir Akdeniz rüzgarı çarptı yüzüme kuytu denizden doğru esen. İçime çektim derin. Limanı süzerken bulanık bakışlarım, Toletela gemisine takıldı gözlerim. On iki saat sonra beni buradan alıp tekrar Afrika’ya götürecek İspanyol yapımı krem renkli geminin buğulu duruşuna ve görkemli...

Üç bin yıllık geçmiş...

Garip düşünceler içinde kaybolmuş insan neden geçmişi yeniden yaşamak ister? Neden saatlerce yol alıp küçük bir köye hakim mezarlığın yamacında durur da tek tük yanan sokak lambalarının buğulu ışıklarına takılır hala?

Yıllar sonra verebildim bu sorunun cevabını. Geçmişimiz, yaşanmış bitmiş her şeyiyle üzerinde mutlak bir egemenlik kurabildiğimiz en önemli zaman parçamız. Yaşanan veya yaşanacakları oranladığımız kıstas. Büyük acılarla dolu olsa da yaşananlar, kesse de mutluluktan ayağımızı yerden bir zamanlar, geçirse de hayatın cenderesinden kaçınılmaz ve çaresizce, kabuk bağlıyor geçen zaman içinde kanayan yarası. Böylece bir bağışıklık gibi koruyor yaşanacaklara karşı veya bir panzehir gibi, içi artık yaşamayanlarla dolu bir aşı gibi salgılanıyor onlara doğru ve damardan. Yani iyi geliyor yeni acılara ve mutluluklara.

-Bütün yaşadıklarımın kameraya alındığını bilsem belki de geleceğim geçmişimi  seyretmekten ibaret olurdu... Hiç de iyi bir şey değil diye düşündüm o zaman.Yaşananları tekrar görüp üzülmek ya da sevinmek yerine onları özümseyip kişiliğinin bir parçası haline getirmek üzere kullanmak galiba daha anlamlı olacak!

-Niye geçmişinle bu kadar uğraşıyorsun ki? diye sordu Özlem.

-Güzel bir soru.

Hemen cevap veremedim tabii ki. Bazılarının yakındığı tavrımla soruya soruyla karşılık vererek zaman kazanmaya çalıştım biraz.

-Sanki sen düşünmüyor musun? Mesleğimden istifa etmeseydim, konservatuara devam etseydim, girdiğim ilk üniversiteyi bırakıp ikincisine gitseydim, hiç evlenmeseydim acaba ne olurdum? Yaşamım daha mı iyi olurdu diyen sen değil misin? diye sordum.

-Düşünüyorum tabi dedi ama senin kadar değil. Şu anda olduğum yere bakarım ben. Şu an yaşadığım mutluluklara. Sahip olduklarıma. Belki her şey farklı olurdu o zaman. Bu mümkün elbette, ama her şey, içinde bulunduğumuz andan ibaret değil mi? Geçmişimiz de geleceğimiz de bu an aslında. Herkes hayatında sıkıntılar yaşıyor, ben de yaşadım. Hem de aralarında şimdiye kadar hiç kimsenin yaşamamış olduğu anlar da var eminim. Tanrıya şükürler olsun çok büyük sıkıntılar değildi hiçbiri. Galiba ölüm olmadıkça, birlikte olmak istediğin birine asla ulaşamayacağını bilme acısını yaşamadıkça içimizi karartmaya gerek yok. Bütün güç bizde. Her şey için, her hayal için. Sonuçta hepsi beni büyüttü, olgunlaştırdı. Hem sürekli geçmişleriyle uğraşanlar yaşlılardır. Belki de ölüm korkusu taşıyanlardır. Babaanneni hatırlamıyor musun sürekli geçmişten bahsederdi?

-Yoksa yaşlanmaktan mı korkuyorsun? Günün birinde böyle güzel anılar yaşayamayacağın korkusu mu var içinde? Kendine güveni yerle bir edecek tek şey yaşlanmak öyle değil mi? Ve güvensiz kadın da sana göre yaşamasa daha iyi!Yalnız kalmaktan korkmuyorsun değil mi? Benim bildiğim kadarıyla yalnızlık sana mutluluk veriyor ve sıkıldığını görmedim şimdiye kadar. Ya da yaşadığın zaman kesitinde iyi bir şeyler yapıp yapmadığının sorgusuyla mı boğuşuyorsun? Belki de geriye dönüp baktığında bütün yaşadıklarının aslında seni mutlu sona götüren zincirin parçaları olmasını umarak takacağın yeni halkalara mı hazırlanıyorsun? Hayattan ne istediğini mi bulmaya çalışıyorsun?

-Mantıklı kadın! İnsanın kendine sormaktan çekindiği şeyleri cesaretle sorabiliyor... Her şeyle yüzleşmeye hazır. Ama bilemiyorum düşünmem lazım. Ah! Yaşlılık? Yaş? Zaman? Geçmişe bakış? Yıllar? Korku? Sorgu? Sabırsızlık? Merak? Ne olacak? Ne yaptım? Ne yapmadım? Hayaller? Arzular? Özlemler? Hayır!

-Hayır?

-Hayır... Bence korkmuyorum ben!

-Ne kadar çok ben kullandın öyle? Eminim kendine uygun bir gerekçen vardır.

-Var elbette. Kendime olan güvenimi yaşımdan almıyorum ben...

-Biliyor musun, Asimov’un Sonsuzluğun Sonu adlı kitabında okumuştum. İnsanlar artık yaşanacak yılları bitirmiş ve sonsuzluğa ulaşmışlar, ama zaman içinde seyahat edebilecek bir sistem de geliştirmişler. Sonsuzluğa kadar giden süreyi yine bir zincir olarak düşünürsek hoşlarına gitmeyen her zincir halkasını değiştirerek olayların daha farklı bir seyir izlemesi için uğraşıyorlar. Buna göre atom bombasını bulan kişi fizik dersinde hocanın söylediği bir kelime üzerinde yoğunlaşıyor ve bu fikirden hareketle atom bombasını icat ediyor. Sonsuzluktakiler ise bu zamana yolculuk ederek bir şekilde onun özellikle de o fizik dersini kaçırması için ellerinden geleni yapıyorlar. Karşısına güzel bir kız çıkartıyorlar engellemek için.

-Ne ilginç değil mi? Yaşananları değiştirebilme yeteneğine sahip olmak.

-Herhalde bize de böyle bir güç verilseydi, bir sürü halkayı istediğimiz şekilde değiştirmek isterdik ama ortaya nasıl bir zincir çıkacağı riskini göze alarak.

-Zinciri değiştirmek istemiyorum çünkü çok güzel bir halkadayım şimdi. Bu halkaya ulaşamama riskini göze almak istemem.

-Yaşam basit halkalardan oluşan karmaşık bir zincir yumağıdır. Bu zincirin ne kadar sağlam olduğunu en zayıf halkası belirler.

-Ne büyük paradoks değil mi? En zayıf halkamız aynı zamanda en güçlü halkamız olmak zorunda!

 

Bacaklarını iyice göğsüne çekmiş ve başı omzuna düşmüş vaziyette koltuğun içine öylece gömülü kaldı bir süre hareket etmeden. Kolu yana sarktı. Parmakları gevşedi ve usulca bıraktı günlüğü koltuğun yanına. Pencereye baktı. Utançla kafasını geri çevirdi. Pencereden otel odalarını dikizlemeyi alışkanlık haline getirmemeliyim bu hiç doğru değil diye geçirdi aklından isteksizce. Hem sabahın neredeyse üçü olmuştu.

Yamaçtaki mezarlığın eğri taşı...

Bizim köyün mezarlığında uzun eğri bir taş dikili durur. Bakışlarını yamaca diken her yabancının gözüne çarpan ilk şey diğer taş yığınlarının arasında yükselen o eğri taş... Mezarlığı bilenlerin ise sürekli aklını kurcalayan soru: “Bu taşı oraya kim dikti ve neden dikti?”

Karşıyaka mezarlığının yanında sefil bir giriş vardır görkemli otobana. Minik bir ayırım. İnce bir paradoks. Sevimli çelişki! Biraz öncesi Dalakçı’ya, biraz sonrası İstanbul’a belki de bir Ege balıkçı köyüne. Kaybettiğim duyguları bulur muyum bilinmez Ege’nin kıyılarında gizli balıkçı köyünde. Ama, harman yerinden bakınca üzüm bağına ve çevreleyen iğde ağaçlarına, neler bulurum kim bilir kaybettiğim ve kaybettiğimi sandığım? Bunu ancak oraya varınca anlamak mümkün olabilecek.

Ankara ile köy arasında gidiş gelişlerde yol kenarındaki fosforlu taşlara bakarım. Sonra ağabeyim gelir aklıma. Gönlünü köyde bırakıp Ankara’ya giden çaresiz çocuk. Yol boyunca sıkıntıdan Mucur-Ankara arasındaki fosforlu taşların tamamını saymış bıkmadan usanmadan. Ne büyük azim!

Harman yerinde durdum yine. Bir süre dağların arasına sıkışıp kalmış köyü seyredip, sonra da kimseyle karşılaşmamaya özen göstererek üzüm bağına doğru yürüdüm. Çalıların üzerinden atlayıp artık yerinde olmayan karaağaçların bulunduğu kuytu köşemizde oturdum. Üzeri kurumuş yosun bağlamış buz gibi kayaya verdim sırtımı. Buz gibi kaya Kurumuş üzüm dallarına sinmişti hala buram buram çocukluğumuzun masum kokusu. Esen rüzgarla kulaklarda yankılanıyordu geveze sohbetler, bitmeyen çığlıklar.

Vakit gece yarısını geçmiş. İnsanlar evlerinde, sıcacık sobalarının közlenen ateşiyle demliyorlar uykularını. Ensemden soğuk bir rüzgar daha esti ürperti veren. İrkildim. Yarı uykulu mahmur bir ses çınladı kulaklarımda:-İçeri girsene hadi, karanfilli çay demlerim sana!” Ve masum bir yüz... Sabah ayazı çatlak sesine vurur. Başını kaldırır sonra. Bakışları, bomboş caddenin kenarında bekleyen arabanın ön koltuğuna yığılmış umarsız kadına kayar. Sessizce uzatır anahtarı o zaman. Sonra seslenir arkamdan.

 

-Dönecek misin?

-Belki. Sen yine de bekleyip uykusuz kalma! 

Köydeki evin anahtarı yok üzerimde. Bilerek almadım belki de yanıma. Şimdi nerede arar da bulursun Melis’i, uzatsın avucunun içine güzel ve umudunu yitirmeyen yüzüyle anahtarı! Çocukken yaptığım gibi çatıdan girebilirim şüphesiz. Sonra da deliksiz bir uyku çekerim bizimkilerin yatağında belki de. Eminim naftalin kokuyordur soğuk odaları.

Ama ben dönmeye karar verdim Ankara’ya. Bozkırın sonradan görme başkentine.

Severim aslında sonbaharını Ankara’nın. Etrafı mistik bir açık sarı kaplar Çankaya’nın sırtından doğru seyrettiğimde, gecekondu serpilmiş biçimsiz tepeleri. Derin bir sessizlik içindedir gürültüsü. Sanki şu dağların arasında yapayalnız kalmış da bir yudum hayat arar kendine, bir yudum ses ve insan... Değil kalabalık ve gürültü!

 

Sonra bir ılık sonbahar yağmuru indirir bulanık griyi aşağıya ve yıkar gökyüzünü. İşte bu griden arındırılmış gökyüzü bana fahişeyi anımsatır, kırk tas suyla yıkanan hamamda, tüm günahlarından arınmak için, üzerindeki kara bulutlardan kalan...

 

Gözüm ıslak asfaltın kenarında birikmiş yağmur sularına takıldı ve suya yansıyan gökyüzüne. Sabahın şu saatlerinde başbaşayız; Şehir ve ben. Birbirimizin yalnızlığını paylaşıyoruz. Belki de kıskanç bir müzmin aşık gibi iki eli belinde bekliyor beni. “Döndün işte bana! Döndün ya sonunda...” Hani vardır ya, aşkından ölen ve bir türlü açamayan bu derin, sessiz, acıdan kıvrım kıvrım kıvrananı. Yanıp kavrulur, tenine her ten değişinde de, kendine saklar yine yalnız aşkını. Yalnız ve müzmin aşkını... Aşk yolunu buluncaya kadar ona bir belirsiz gün sonunda. Ya da kaybolmuş zaman içinde bir zamanda işte...

 

Neden bilmiyorum! Aslında biliyorum da bilmezden geliyorum... Yönümü Yedinci caddeye verdim Çankaya sırtlarından doğru, ani bir kararla. Hani gül ağacının dikeni saplanır parmağına. Sonra çıkaramazsın bir türlü, korkarsın incinmekten. Orada kalır günlerce. Ve iltihaplanır derinin içi. Sonra keskin bir bıçak alırsın. Hem iltihabı patlatıp dağıtacaksın, hem de dikeni çıkaracaksın çaresiz. Gözünü iyice kısar, dişini sıkar ve tek bir hamlede saplarsın bıçağı parmağına. İşte böyle bir duygu. Senelerce önce alıp uygulayamadığım bir karar belki de. Bilmiyorum işte. Biliyorum da utancımdan yüzüme vuramıyorum. Olur mu? Olur! Yüreğe saplanmış acıyı tek hamlede çıkarır mı bıçak. İşte bunu biraz sonra anlayacağım.

 

Bu kez yıllar sonra, bozkırın ayaza bulanmış sabahında vardım kapısına. Bahçeyi çevreleyen ahşap tırabzanların üzerinden atlayıp kayısı ağacının gövdesine yasladım bedenimi. Başımı yukarı kaldırıp derin bir iç çektim önce. Sonra bahçenin ortasına yayılmış ahşap masaya ve onu çevreleyen söğüt ağacından yapılma taburelere değdi bakışlarım. Ortalık kuşluk vakti. Alacakaranlık kıvamında sessizlik. Bazen bir serçenin kanat çırpışı yayılıyor havaya. Bazen o ses de yok.

 

Kuşluk vaktinin serinliği, şehri çevreleyen çıplak tepelerin ucunu bir yangın yerine çeviren güneşin ilk kızılıyla damla olup süzülüyor ağacın yapraklarında. Birden ıslanmaya başlıyor doğa ve gevşiyor toprak.

 

Bahçenin çimleri üzerine döşenmiş paket taşlar üzerinde yürümeye özen göstererek evin kapısına doğru mahcup adımlarla ilerleyen Almancı ergenliğimi hatırladım bundan yirmi yıl öncesinin ilkbaharından kalan beyaz akasya çiçekli.  Beni kapıda karşılayan ev ahalisinin arkasında gözlerini üzerimden alamayan kırılgan, incecik sarışın kızın masmavi bakışlarını. Bir an göz göze gelişimizi. Çekingen bakışlarımın, eşini yıllar önce kaybeden ev sahibesinin gözlerinde kalakalışını. Elini öpmeden önce heyecan dolu bir sesle söylediğim ilk sözleri; geldim! Sanki görmüyorlardı geldiğimi...

 

Kapıyı çalsam yine, bulabilir miyim onu bıraktığım yerde?

 

- Hoş geldin! dedi.

 

Evin bahçeye açılan arka kapısında beliren karaltıyla irkildim. Duyduğum mahmur sesin peşinden ince bir siluet süzüldü merdivenin başına doğru. Sanki bir el onu alıp da yuvasından koparacakmış gibi sımsıkı yapışmış minicik parmaklarıyla tırabzanlara ve öylece bakıyordu bana. Gözlerindeki ışık hala tazeydi.

 

-Günaydın! diyebildim.

-İçeri gelsene sana karanfilli çay demlerim.

-Bahçede oturalım. Burayı özlemişim.

-Olur! Bekle biraz, çaydanlığı ateşe koyup geliyorum.

-Söylesene Ankara’nın suları hala beyaz mı akıyor?

-Merak etme, damacana suyu kullanacağım seni için.

-Fark etmez!

-Eminim hala tiksiniyorsundur klorlu sudan.

-Kesinlikle!

-Bu eve ilk geldiğinde sofradaki cam sürahiye bakışını hatırlıyorum da.

-Ne diyebilirim? İğrençti!

-Annem o kadar gülmüştü ki yüzündeki ifadeye.

 

            Duraksadık ikimizde. Bir şeyler söylemek istermiş gibi bakıştık kısa bir süre.

-Annen için çok üzgünüm. Haberi geldiğinde cenazesine yetişemeyecek kadar uzaktaydım.

-Seni ne çok severdi biliyor musun? Bu çocuk mutlaka büyük adam olacak derdi.

-Toprağı bol olsun...

Gülümsedi. Bu kez ani bir kararla bahçenin çitine doğru hareketlendiğimi görüp duraksadı birden. Cadde üzerinde park ettiğim arabaya baktı ürkek gözlerle. Sanki cevabını duymaktan hala çekindiği çok eski bir soruyu sormak istermiş gibi yutkundu. Kapıdan çıkarken seslendi arkamdan biraz silikçe.

-Nereye gidiyorsun?

-Maltepe’ye!

-Dönecek misin?

-Bildiğim bir simit fırını var Gençlik caddesi üzerinde. Yerin altında. Sabahın şu saatinde bir sürü çocuk birikir kapısında ellerinde tablalarıyla. Onlarla kuyruk olur taze simit alırdım bir zamanlar. İstersen biraz da tulum peyniri çıkar mahzenden. Sonra bahçede sıcacık simitle içeriz karanfilli çayımızı.

-Döndüğünde çocukluğumuzdan bahseder misin yine eskisi gibi?

-Eskisi gibi!

-Çok bekletmezsin değil mi?

-Bekletmem! Anlatacak o kadar şey var ki.

 

            Kuşluk vakti henüz toz kalkmıyor yollarda. Akasyaların beyaz çiçekleri buram buram değil ama sararmış yaprakları başka güzel. Bir yaprak daha düştü daldan ve rüzgardan süzülerek indi yüksek kaldırıma.

 

Yorgo çınladı kulaklarımda, tozu dumana katılamayacak kadar taze boş yollarda ilerlerken.

 

“Bilir misin evlat... Bazen vakit öyle geçmiştir ki, tutulunca anlarız tutulduğumuz kadını aydınlatacak ışığımızın kalmadığını. Işıldarken bilemeyiz cesur olmayı! Biz hep karanlıkta ölürüz.

Nasıl korkarız bir bilsen...”

 

            Sonbahar güneşinin kızılı yine yangın yerine çevirmişti şehri çevreleyen dağların ucunu ve söküp alıyordu, ilkbaharda bıraktığı cemreleri bozkırın kırağı tutmuş toprağından her yeni doğuşunda.

 

 

Anasayfa | Devrimciler | Mercimek | Café Venedik | EPİLOG | Atlılar | DAMBAŞI | Carpe diem | BOZKIRDA | Örtmenim

Yenilik: 22.04.11