|
“BOZKIRDA BİR SONBAHAR KUŞLUĞU”
Öyle bir köydü ki,
Küçük ama bizim...
Sokaklarında tanımadığımız yüz, ensesine vuramayacağımız
kimse dolaşmazdı. Nüfusu azıcık, başkente uzak bir köy. Dalakçı! İşte orada
doğdum ben. Sevgili gibi bir köydü, sırrı kuytularında gizli, çözmek emek
isterdi yaşanan gizli aşkları. Oysa hep birlikte yapılırdı telaşsız
sohbetler, tarhanalar, reçeller, turşular ve pekmezler mahallenin ara
sokaklarında. Hepimiz annelerimize, ben aralıktayım -ara sokakta
yani- diyerek koşardık sokağa. İşte benim tarihime güzel bir dokuz yıl
olarak kayıtlandı o sokak.
Herkesin gülüşünde bir anlam vardı, duruşunda içtenlik.
Kime niyet, kime felaket aşklar yaşanırdı da bütün mahalle çocuk işte
der geçerdi. Çocukken o sokakta dizlerim kabuk bağladı ve ilk defa sokağın
köşesindeki evin duvarına çarpınca acıdı yüreğim. Birbirinin içine geçmiş
sekiz-on halkaydık. Akşama kadar elimizde “Büyük Atlas” en zayıf halkayı
bulmaya çalışırdık. Ülkelerden başlayıp dağlardan nehirlere oradan da şehir
hayatına gelirdik. Kim daha çabuk sorulan yeri bilir ve bulursa o gün
mahallenin efendisi olurdu. Anlayacağınız korsanlığa olan tutkum
çocukluğumdan geliyor. Çingene çadırları kurulurdu harman yerine baharın ilk
damlalarıyla birlikte ve göçüp giderlerdi sararan sonbahar yapraklarıyla.
İçimdeki gezgin çingene buradan efsunlanmıştır işte. Büyüyünce ne olacaksın
diye sorduklarında uzun yıllar şu cevabı vermişim; tır şoförü! Ne
yazık ki soğuk ve şehirlerarası bir yolculukta vazgeçtim çocukluğumdan ve
tır şoförü olmaktan!
Ankaralılar gelirdi yaz aylarında köye. Şehirliler! Güzel
giyimli çocuklar bir kaç günlük tereddütten sonra karışırlardı bize.
Konuştukları dilin farklı bir aksanı vardı. Yine de uzun sürmezdi onları
kendimize benzetmemiz. “Cehenneme giden yol kolay bulunur!” dermiş
Romalılar:“Facilus descenus aveno!” Bağ yolmaya giderdik hep birlikte
veya çimlere 'örklenmiş' atların yerlerini değiştirirdik sahiplerini
şaşırtmak için.
Evimizin arkasındaki üzüm bağında karaağaçlarla kaplı bir
alan vardı. Doğal korunak gibiydi. Burada günlük gazete çıkarır, köyden
havadisleri içeren tek nüsha gazeteyi 150 kuruşa okuturduk mahallenin
çocuklarına. Kapı kapı dolaşıp haber toplardık.
-Bugün yeni bir şey oldu mu buralarda?
-Hee ya, inamiz buzaladı! (evet ineğimiz buzağıladı
demek istiyor...)
Köy muhtarından alırdık siyasi haberleri:
-Soğukkuyuda’daki köy tarlasının ihalesi kime verilecek bu
sene?
-En fazla parayı verene!
-Öğrencilere köy tarlasından zorla taş ve korunga
toplatılması işkencesine ne zaman son vereceksiniz?
-Tarlada taş ve korunga kalmadığında! Sonra Kocabey’e
dönerdi. Gocabağ, muhabirlere birer çay getir bahiyim!
Odada bululanlardan biri daha katılırdı sohbetimize:
-Sen Reşidin oğlu daal misin la? (Raşit’in oğlu değil
misin lan?)
Muhtar tamamlardı;
-Ha... La bizim Kelgızın oğlu, Çolah Duran var ya, onun
yiğeni!
-Yanıgdaki de emmiyin gızı mı (Yanındaki amcanın kızı
mı?)
-Ha... La, Hasmeyilin gızı. Adın neydi gız? (Evet doğru
lan Hacı İsmail’in kızı)
-Elif.
-Elindeki kitap ne bahıyim yiğenim? (Elindeki kitap nedir
bakiyim yeğenim?)
-Kamelyalı Kadın!
-Kim?
-Bir roman...
-Haa! Aferin yiğenim, okuyun da adam olun. Şimdi siz
büyüyünce ne olacağınız!
Kendine güvenle cevap verirdi Elif:
-Örtmen!
-Sen ne olacağın la Reşidin oğlu?
- ...
Elif...
Buraya kadar gelip Elif’ten bahsetmemek haksızlık olur.
İkimiz de beş yaşından gün alamadan başlamıştık ilkokula.
Bizimkiler okul idaresine 10 Liralık hatırı sayılır ‘bağış’ yapıp zorla
kaydımı sağladılar. Henüz dört yaşında kırdığım camlardan başımı uzatıp da
tanrıya savurduğum inançsız tehditlerden iyice ürküp aklımı kaçırdığımı
düşünüyorlardı... Elif’in zekası benimki kadar fazla zorlamadan
işleyebiliyordu. İnanılması güç bir muhakeme yeteneği vardı, çok
yaratıcıydı. Okul müdürü Musa öğretmenin kulaklarından tutup birinci sınıfa
getirdiği beşinci sınıf öğrencileri Şerafettin ve Ergül’e verdik ilk
matematik dersini. Ergül düşman oldu o günden sonra bana. Yakaladığı her
yerde hırpaladı! Yaşları çok daha ileride olmasına rağmen en uysal
öğrencilerimiz öğrenme engelli Ertuğrul ve Cemal ikilisiydi. Yaşar
öğretmenin isteğine uygun olarak, ayrı bir sınıfta biz verirdik onların
derslerini. Sabır isteyen bir işti...
Elif, kaybı küçümsenemeyecek kadar önemli bir değer. İlkokul
idaresince dayatılan şoven milli gün şiirlerini okumayı reddeden ve kendi
şiirini yazıp okuyan bir entelektüel. O zamanlar şiirleri ezbere okumak bir
meziyet sayılırdı. Bundan yirmi altı sene önce henüz dokuz yaşındayken
yazdı kendi şiirini.
“Taşlı tarlalardan/ Çamurlu yollardan geçip/Kimi yalın
ayak/Kimi çamurlara batmış botuyla/ Bağımsızlık için zafer arayan/ Zavallı
askerler...” diye başlayan bir şiirdi. Bu şiiri yazıp bana getirdiğinde
üzerinde biraz düşünüp konuştuk.
-Doğru söylüyorsun! dedim. Kurtuluş savaşının bilinmeyen
yönleri hakkında da aydınlatmak gerekir öğrencileri. Endişeyle baktı yüzüme.
Her zamanki gibi çenesini avuçlarının arasına almış düşünceli bir hali
vardı.
-Bu şiiri ezberleyemezsem alay eder öğrenciler benimle!
-Neden?
-Kendi yazdığım şiiri ezberleyemedim diye.
-Bence Yaşar öğretmene göster ve ezberlemeden aynen oku...
-Okul müdürü buna izin vermez!
-Bunu bilmesi gerekmiyor. Kağıdın kupürünü cebine koy ve
platforma geldiğinde orada çıkarıp oku.
-Platform ne ki?
-Ben de yeni öğrendim bir kitaptan. Öğrencileri boy sırasına
dizdikleri çam ağaçları dikili dolgunun duvarı gibi yerler galiba.
-Her neyse. İyi fikir!
-Şiiri okumayı bitirdiğinde köylülere bak ve o an içinden
gelen bir şeyi söyle. Şiirde olmayan bir şey olsun söyleyeceklerin dedim.
-Utanırım! dedi.
Milli gün törenleri gelip çattığında anlaştığımız gibi okudu
şiiri. Sonra eliyle zarif bir reverans yaparcasına okulu çevreleyen duvarın
önünde birikmiş kadınları işaret etti ve şunları söyledi:
-Niye gülüyorsunuz?
Gerçekten de, töreni izlemeye gelen kadınların bir süre
sonra okunan tek düze şiirlerden sıkılıp kendi aralarında fısıldaştıkları
dedikodulara gülüştükleri kaçmamıştı Elif’in gözünden.
Henüz sekiz yaşındayken “Devrimlere Doğru” adlı ilk şiir
kitabını birlikte yazdığım, aynı göğüsten süt emdiğimiz sevgili kardeşim...
İnsan düşüncesinin geçirdiği evrelerden söz eder şiir kitabı ve onları birer
devrime benzetir. O günlerde önce kalıplaşmış, sonra da yozlaşıp bin parçaya
bölünmüş “Devrim” sloganına bir başkaldırı idi kitap. Bugün hala Yaşar
hocada ise bir kere okumak için neler vermezdim.
Okumak için Ankara’ya gitti ve bütün Dalakçılılar gibi o da
Kuşçağız tepelerinden seyretti bozkırı. Sık aralıklarla mektuplaştık. Bir
süre yazmayı kesti. Ailecek bitlenmişler! Bitlendiğini kimseye anlatmamak
üzere söz vermiştim bundan yirmi dört sene önce. Artık bu sözü
tutmayabilirim galiba... Sonra da harçlık sorunundan dem vurdu ve
mektuplarımızı iyice seyrekleştirdik. Hayata dair izlenimlerimizi geniş
aralıklarla yazmaya başladık birbirimize.
Bir gece yarısı uyanıp evinde kaldığım ailenin uykusunu alt
üst ettiğimi hatırlıyorum; “Elif’e para göndermeliyiz!” Bu fikrim o
zaman ne kadar ciddiye alındı bilmiyorum. Kulaktan kulağa dolaşan hoş bir
anıdır.
Nihayet çocukluğu derinlere gömüp, yıllar sonra Almanya’daki
ailemin yanına yerleştikten sonra Elif de geldi oralara. Wetzlar’da kaldı
bir süre. Frankfurt’un küçük bir banliyösünde ziyaretimize geldiğinde, çatı
katındaki evimizin dip odasına geçtik ve yarısını anlamadığım yabancı bir
dilde yazılmış kitaplarımı gösterdim ona hemen. Heyecanlandı, bir sürü soru
sordu kitaplarla ilgili. Ancak, Almanya macerası kısa sürdü ve köye döndü
tekrar.
Zamanla dağılmaya başladık farklı yönlere. Farklı eksenlerde
dönmeye başladı hayat. Her biri uzak yerlerde.
Ancak, bugün dünyanın önemli değerlerinden biri Gümüşkümbet
köyünde hayatının cenderesinden geçiyor. Elif, yaşadıkça içimden kopmuş bir
parça olarak kalacak oralarda galiba.
Yıllar sonraydı. Dünyanın çeşitli üniversitelerinde ders
okuttuğum günler. Yirminci yaşıma henüz girmiş halimin heyecandan titreyen
bacakları, ürkek bakışlarıyla girmiştim ilk dersimi okuttuğum amfiye.
Şerafettin, Ergül, Cemal, Ertuğrul... Onlar gitmiş yerine her biri farklı
değerler taşıyan onlarca öğrenci gelmişti bu kez bir çok milletten. Ne kadar
başarısız olsam da, heyecanımı gizlemeye çalışıp kürsüye geçtim ve kendimi
tanıttıktan sonra ilk ‘dersi’ verdim onlara: “Üniversite insana meslek
öğretmez, belli bir konuda sistematik düşünme yeteneklerini bir adım öne
çıkarır sadece. Bu nedenle kendinizi ayrıcalıklı görmeyin diğerlerine
karşı!” Bu sözü niye söyledim bilmiyorum. Ancak bu yeteneği henüz
ilkokuldayken kesin çizgilerle keşfetmiş Elif’i düşündüm o an ve gülümsedim
kendi kendime. “Ona okuma fırsatı verilmemesi, sizden bir adım daha
geride olduğu anlamına gelmez!” demek istiyordum sanırım...
Korkak vedalar...
Esenboğa’dan dönüyorum bunları düşünürken. Üçüncü ayına
girmiştim Afrika’ya veda edişimin ve zoraki konaklamamın Ankara’da. Beş
yıllık aradan sonra ilk sonbaharım bozkırda.
Sabahın bu saatinde esrarengiz Sevdalıyı uğurladım Prag’a.
Sessiz ve dingin aşığı.
Vedalaşmamızı...
-Seni seveceğim! Buna engel olamayacaksın! Ağlayacağım!
İsteğim kadar hem de. Buna da engel olamayacaksın! Diye kestirip attı
Adriana, seven kadının görkemli yüreğinin sesiyle.
Seyre koyuldum sonra Ankara’nın bozkırını, ilerlerken ıslak
kara yollarda. Bir zamanlar öyle bir orman ile süslüymüş ki şu bozkır, Timur
kuşatmaya geldiğinde buraları, ordusunun fillerini bile saklamış sislere
boğulmuş ağaçların arasında.
Kararsızlık
içinde kıvranıyordum. Her şey soluduğum havaya eşdeğer olmuştu. Tadını ve
rengini hissettirmiyor, böylece mutlak bir zevk vermiyor, ancak vazgeçilmez!
Eve döndüm
çaresiz. Bir kadeh şarap eşliğinde geçmişte yolculuk yapmaya karar verdim.
Ne yapayım, canım çekti! Biraz güzellik, biraz da romantizm ödünç almak için
çaldım utanç dolu yüzle geçmişin kapısını.
Sonra bundan
vazgeçtim. Kızıla boyalı saçları düşünmek istiyordum bir süre. İster istemez
Alina’yı çağrıştırır zavallı yürekte ve şu anda çağrıştırmaması yeğdir.
Vicdan azabıyla dolu ama korkak bir ayrılık Afrika’dan doğru kızıl saçların
serpiştiği.
-Beni
bırakamazsın. Buna asla izin vermeyeceğim! Diye haykırıyordu bu kez Alina,
seven kadının cesur yakarışıyla.
İnsana bir
yücelik hissi verir mi bu yakarışlar. Önünde diz çökmüş kadının kızıl
saçları yanaklarından süzülen göz yaşlarına karışıp da iyice yapışmışken
yüzüne. Hangimiz yüceyiz aslında?
Louis’i
düşünüyorum. Kutsal serseriyi. Kendimle özdeşleştirmeye çalışıyorum,
olmuyor. Kesin bir katı mantık süzgecinden geçen şu hayat, kutsal da olsa,
sabahlasa da çingene çadırlarında, serseri olmaktan uzak!
Hah! Çırağan
Sarayı’nın rıhtımında buldum kendimi. Deniz esintisi şimdi de. Ve biraz daha
iyi bu. Boğaz köprüsü umarsız bir kavis çiziyor iki yakasını bir araya
getirirken şu sefil şehrin, kaşarlanmış fahişenin; ilk fotoğraf makinesini
hediye ettiğim Alman sevgilim yanı başımda. Çok da uzun değil, henüz geçen
hafta Beyoğlu’nun daracık sokaklarında şaraphaneleri arşınlarken
söyledikleri çarptı zihnimin duvarlarına
-Du
verschwendest das Liebesleben!
Acaba kimin
aşk hayatını bitirip tüketiyordum? Soramadım. Yaşanan onca şeyden
sonra yirmisine henüz basmış bir kadının duyarlılığı yanında bu kadar sönük
mü kalmalıydı aşk hayatım? Boğazın akıntısına karışıp giden ve yüzleşmek
için en az Alina kadar cesur olmam gereken sorular. Bunun için diz çöker
miyim kaderimin önünde ve sorgular mıyım vicdanımı?
Çok geçmeden,
Yeşilköy havalimanında ikimizin vedasını görüp, duygusal ifadelerinin tüm
bileşenleri aynı anda yüzünde donan Özlem'in sözlerini;
-Hayatınız
avucunuzun içinden kayıp gidiyor gibi sanki!
Durup
dururken, her şeyimle kendisine eski aşığını hatırlattığım ve daha ilk
karşılaştığımız günden beri ne onu, ne de beni aklından söküp atamadığı için
lanetler yağdırıyor bana. Bunu gözlerinden okuyorum. O kadar büyükler ki!
Sevgilimi uğurlarken havalimanının VIP salonunda burun buruna gelmemiz iyi
bir rastlandı olmadı ne yazık ki. Benim için hissettiklerini iyice zora
sokmuş oldum korkarım. Özlem’in, üzerimde düğümlenip kalan ve bir balıkçı
ağına takılmış lagos gibi içinden çıkamadığım iri gözlerinden kaçmaktan
başka çarem yok.
Ben, tüm
yaklaştığım bedenlerin bir ruhu olduğuna inanarak başlıyorum ilişkilerime.
Ama her seferinde ürpererek uzaklaşıyorum. Sonra başka bedenlere doğru
bitimsiz yolculuklara çıkıyorum. Tanrı beni bağışlasın. Bağışla beni Özlem.
Ayağa
kalktım içine iyice gömüldüğüm koltuktan. Gözlerim, duvara iyice hapsedilmiş
meşe ağacından oyma maskeye takıldı önce. Senegal’dan almıştım bir
gidişimde. Karanlıkta odanın loş ışığı vurunca ürperti veren kocaman bir
maske. Pekmezci’nin İnsanca Yaşamak tablosuna kaydı peşinden. Çok
severim. Hem Pekmezci’yi hem tablosunu. Hayatımın bir dönemine damgasını
vurmuş sanatçı.
Duvar
boyunca uzayıp gitti bakışlar. Salon o kadar çok hatırayla dolu ki. Nereye
baksan bir yürek sızısı ve hala taze. Anılar bazen Sahra çöllerinin
derinlerine, kaynayan günlere ve donduran gecelere, bazen Akakus dağlarının
mağaralarına ve buradan topladığım fosillere banıyor. Barok stili bir şarap
sürahisi, kadehi elimde içinde kırmızı şarap... Son bir yudum. Bu kez
tortusu dibinde saklı kaldı. Ve merdiven boşluğunda çınlayan bir sesle
kutsadım o yudumu.
-İnsanın
bütün yolculuğu kendinedir aslında!
Balkonun
kapısından süzülen çam ormanının yağmur yemiş buz gibi taze kokulu
esintisine karışıp gitti kutsayan nefes.
Evimin
önündeki park yerinde buldum kendimi. Ne kadar çabuk! Arabamın
direksiyonuna kuruldum ve bu kez içinde beyin olduğundan iyice şüphelendiğim
kafamı dinlendirmek üzere yollara düştüm.
Şöyle bir
geriye bakıp düşündüm Karşıyaka mezarlığının yanından girerken otobana.
Aklıma gelip, aklıma geldiği haliyle de beni teskin edecek yüzler
aradım geçmişte. Ve düşünsel yetilerimin uzantısı, sanki bir şeyleri
kaybetmiş de bulmak için hep aynı yere gidip duran bir çaresizlik içinde
Kuzey Afrika sahillerine varıp dayandı. Sarhoş nemleri ile kıyıya vuran
yosun kokulu dalgalarına ve bunun içindeki bir yüzün parçaladığı yüreğime
dönüp geliyor bulamadan aradığını...
Adriana'yı
düşünüyorum. Dostumu. Çaresiz sevdalımı! Daha bu sabah Ankara’dan Prag’a
uğurladığım eşsiz sevgili. Ve bundan iki sene önceki sessiz Valetta
vedasında Edward Guest’ten bana ithaf ettiği dörtlüğü:
I’m the child of space /Restless in rest/I
cannot be tamed/nor chained...
(Özgürlüğün çocuğuyum
ben/Değilim sükunet içinde bile dingin /Ne evcilleşirim/ne de vurulurum
zincire…)
Ve çarşafla
düğümlenmiş vaziyette derin uykumda, kim bilir bilinç altından hangi
rüyaları çağırırken ışığa, dörtlüğün dibine yazıp etajerin üzerine bıraktığı
notu:
-Uyar mı
sana?
Ardından
sessizce çıkıp gittiği dağınık süitte uyanıp da akşamdan kalma halimle
ararken gözlerim onu, takıldığım turuncu satırlara yarı uykulu mırıltıyla
verdiğim acımasız cevabı:
-Uyar!
Mahmur
gözlerle ilerlerken, Malta adasının güneyindeki limanına hakim süitin
balkonuna ve tökezlerken yerde yan yatmış dibi tortulu Toscana’nın kocaman
şarap şişelerine, son bir kez görebilir miyim diye baktım ardından. O çoktan
tutmuştu Prag’ın yolunu. Tuzlu, yosun kokulu bir Akdeniz rüzgarı çarptı
yüzüme kuytu denizden doğru esen. İçime çektim derin. Limanı süzerken
bulanık bakışlarım, Toletela gemisine takıldı gözlerim. On iki saat sonra
beni buradan alıp tekrar Afrika’ya götürecek İspanyol yapımı krem renkli
geminin buğulu duruşuna ve görkemli...
Üç bin yıllık geçmiş...
Garip
düşünceler içinde kaybolmuş insan neden geçmişi yeniden yaşamak ister? Neden
saatlerce yol alıp küçük bir köye hakim mezarlığın yamacında durur da tek
tük yanan sokak lambalarının buğulu ışıklarına takılır hala?
Yıllar sonra
verebildim bu sorunun cevabını. Geçmişimiz, yaşanmış bitmiş her şeyiyle
üzerinde mutlak bir egemenlik kurabildiğimiz en önemli zaman parçamız.
Yaşanan veya yaşanacakları oranladığımız kıstas. Büyük acılarla dolu olsa da
yaşananlar, kesse de mutluluktan ayağımızı yerden bir zamanlar, geçirse de
hayatın cenderesinden kaçınılmaz ve çaresizce, kabuk bağlıyor geçen zaman
içinde kanayan yarası. Böylece bir bağışıklık gibi koruyor yaşanacaklara
karşı veya bir panzehir gibi, içi artık yaşamayanlarla dolu bir aşı gibi
salgılanıyor onlara doğru ve damardan. Yani iyi geliyor yeni acılara ve
mutluluklara.
-Bütün yaşadıklarımın kameraya alındığını bilsem belki de
geleceğim geçmişimi seyretmekten ibaret olurdu... Hiç de iyi bir şey değil
diye düşündüm o zaman.Yaşananları tekrar görüp üzülmek ya da sevinmek yerine
onları özümseyip kişiliğinin bir parçası haline getirmek üzere kullanmak
galiba daha anlamlı olacak!
-Niye geçmişinle bu kadar uğraşıyorsun ki? diye sordu Özlem.
-Güzel bir soru.
Hemen cevap veremedim tabii ki. Bazılarının yakındığı
tavrımla soruya soruyla karşılık vererek zaman kazanmaya çalıştım biraz.
-Sanki sen düşünmüyor musun? Mesleğimden istifa etmeseydim,
konservatuara devam etseydim, girdiğim ilk üniversiteyi bırakıp ikincisine
gitseydim, hiç evlenmeseydim acaba ne olurdum? Yaşamım daha mı iyi olurdu
diyen sen değil misin? diye sordum.
-Düşünüyorum tabi dedi ama senin kadar değil. Şu anda
olduğum yere bakarım ben. Şu an yaşadığım mutluluklara. Sahip olduklarıma.
Belki her şey farklı olurdu o zaman. Bu mümkün elbette, ama her şey, içinde
bulunduğumuz andan ibaret değil mi? Geçmişimiz de geleceğimiz de bu an
aslında. Herkes hayatında sıkıntılar yaşıyor, ben de yaşadım. Hem de
aralarında şimdiye kadar hiç kimsenin yaşamamış olduğu anlar da var eminim.
Tanrıya şükürler olsun çok büyük sıkıntılar değildi hiçbiri. Galiba ölüm
olmadıkça, birlikte olmak istediğin birine asla ulaşamayacağını bilme
acısını yaşamadıkça içimizi karartmaya gerek yok. Bütün güç bizde. Her şey
için, her hayal için. Sonuçta hepsi beni büyüttü, olgunlaştırdı. Hem sürekli
geçmişleriyle uğraşanlar yaşlılardır. Belki de ölüm korkusu taşıyanlardır.
Babaanneni hatırlamıyor musun sürekli geçmişten bahsederdi?
-Yoksa yaşlanmaktan mı korkuyorsun? Günün birinde böyle
güzel anılar yaşayamayacağın korkusu mu var içinde? Kendine güveni yerle bir
edecek tek şey yaşlanmak öyle değil mi? Ve güvensiz kadın da sana göre
yaşamasa daha iyi!Yalnız kalmaktan korkmuyorsun değil mi? Benim bildiğim
kadarıyla yalnızlık sana mutluluk veriyor ve sıkıldığını görmedim şimdiye
kadar. Ya da yaşadığın zaman kesitinde iyi bir şeyler yapıp yapmadığının
sorgusuyla mı boğuşuyorsun? Belki de geriye dönüp baktığında bütün
yaşadıklarının aslında seni mutlu sona götüren zincirin parçaları olmasını
umarak takacağın yeni halkalara mı hazırlanıyorsun? Hayattan ne istediğini
mi bulmaya çalışıyorsun?
-Mantıklı kadın! İnsanın kendine sormaktan çekindiği şeyleri
cesaretle sorabiliyor... Her şeyle yüzleşmeye hazır. Ama bilemiyorum
düşünmem lazım. Ah! Yaşlılık? Yaş? Zaman? Geçmişe bakış? Yıllar? Korku?
Sorgu? Sabırsızlık? Merak? Ne olacak? Ne yaptım? Ne yapmadım? Hayaller?
Arzular? Özlemler? Hayır!
-Hayır?
-Hayır... Bence korkmuyorum ben!
-Ne kadar çok ben kullandın öyle? Eminim kendine uygun bir
gerekçen vardır.
-Var elbette. Kendime olan güvenimi yaşımdan almıyorum
ben...
-Biliyor musun, Asimov’un Sonsuzluğun Sonu adlı
kitabında okumuştum. İnsanlar artık yaşanacak yılları bitirmiş ve sonsuzluğa
ulaşmışlar, ama zaman içinde seyahat edebilecek bir sistem de
geliştirmişler. Sonsuzluğa kadar giden süreyi yine bir zincir olarak
düşünürsek hoşlarına gitmeyen her zincir halkasını değiştirerek olayların
daha farklı bir seyir izlemesi için uğraşıyorlar. Buna göre atom bombasını
bulan kişi fizik dersinde hocanın söylediği bir kelime üzerinde yoğunlaşıyor
ve bu fikirden hareketle atom bombasını icat ediyor. Sonsuzluktakiler ise bu
zamana yolculuk ederek bir şekilde onun özellikle de o fizik dersini
kaçırması için ellerinden geleni yapıyorlar. Karşısına güzel bir kız
çıkartıyorlar engellemek için.
-Ne ilginç değil mi? Yaşananları değiştirebilme yeteneğine
sahip olmak.
-Herhalde bize de böyle bir güç verilseydi, bir sürü halkayı
istediğimiz şekilde değiştirmek isterdik ama ortaya nasıl bir zincir
çıkacağı riskini göze alarak.
-Zinciri değiştirmek istemiyorum çünkü çok güzel bir
halkadayım şimdi. Bu halkaya ulaşamama riskini göze almak istemem.
-Yaşam basit halkalardan oluşan karmaşık bir zincir
yumağıdır. Bu zincirin ne kadar sağlam olduğunu en zayıf halkası belirler.
-Ne büyük paradoks değil mi? En zayıf halkamız aynı zamanda
en güçlü halkamız olmak zorunda!
Bacaklarını iyice göğsüne çekmiş ve başı omzuna düşmüş
vaziyette koltuğun içine öylece gömülü kaldı bir süre hareket etmeden. Kolu
yana sarktı. Parmakları gevşedi ve usulca bıraktı günlüğü koltuğun yanına.
Pencereye baktı. Utançla kafasını geri çevirdi. Pencereden otel odalarını
dikizlemeyi alışkanlık haline getirmemeliyim bu hiç doğru değil diye geçirdi
aklından isteksizce. Hem sabahın neredeyse üçü olmuştu.
Yamaçtaki mezarlığın eğri taşı...
Bizim köyün
mezarlığında uzun eğri bir taş dikili durur. Bakışlarını yamaca diken her
yabancının gözüne çarpan ilk şey diğer taş yığınlarının arasında yükselen o
eğri taş... Mezarlığı bilenlerin ise sürekli aklını kurcalayan soru: “Bu
taşı oraya kim dikti ve neden dikti?”
Karşıyaka
mezarlığının yanında sefil bir giriş vardır görkemli otobana. Minik bir
ayırım. İnce bir paradoks. Sevimli çelişki! Biraz öncesi Dalakçı’ya, biraz
sonrası İstanbul’a belki de bir Ege balıkçı köyüne. Kaybettiğim duyguları
bulur muyum bilinmez Ege’nin kıyılarında gizli balıkçı köyünde. Ama, harman
yerinden bakınca üzüm bağına ve çevreleyen iğde ağaçlarına, neler bulurum
kim bilir kaybettiğim ve kaybettiğimi sandığım? Bunu ancak oraya varınca
anlamak mümkün olabilecek.
Ankara ile
köy arasında gidiş gelişlerde yol kenarındaki fosforlu taşlara bakarım.
Sonra ağabeyim gelir aklıma. Gönlünü köyde bırakıp Ankara’ya giden çaresiz
çocuk. Yol boyunca sıkıntıdan Mucur-Ankara arasındaki fosforlu taşların
tamamını saymış bıkmadan usanmadan. Ne büyük azim!
Harman
yerinde durdum yine. Bir süre dağların arasına sıkışıp kalmış köyü seyredip,
sonra da kimseyle karşılaşmamaya özen göstererek üzüm bağına doğru yürüdüm.
Çalıların üzerinden atlayıp artık yerinde olmayan karaağaçların bulunduğu
kuytu köşemizde oturdum. Üzeri kurumuş yosun bağlamış buz gibi kayaya verdim
sırtımı. Buz gibi kaya Kurumuş üzüm dallarına sinmişti hala buram buram
çocukluğumuzun masum kokusu. Esen rüzgarla kulaklarda yankılanıyordu geveze
sohbetler, bitmeyen çığlıklar.
Vakit gece yarısını geçmiş. İnsanlar evlerinde, sıcacık
sobalarının közlenen ateşiyle demliyorlar uykularını. Ensemden soğuk bir
rüzgar daha esti ürperti veren. İrkildim. Yarı uykulu mahmur bir ses çınladı
kulaklarımda:-“İçeri girsene hadi,
karanfilli çay demlerim sana!” Ve masum bir
yüz... Sabah ayazı çatlak sesine vurur. Başını kaldırır sonra. Bakışları,
bomboş caddenin kenarında bekleyen arabanın ön koltuğuna yığılmış umarsız
kadına kayar. Sessizce uzatır anahtarı o zaman. Sonra seslenir arkamdan.
-Dönecek misin?
-Belki. Sen yine de bekleyip uykusuz kalma!
Köydeki evin
anahtarı yok üzerimde. Bilerek almadım belki de yanıma. Şimdi nerede arar da
bulursun Melis’i, uzatsın avucunun içine güzel ve umudunu yitirmeyen yüzüyle
anahtarı! Çocukken yaptığım gibi çatıdan girebilirim şüphesiz. Sonra da
deliksiz bir uyku çekerim bizimkilerin yatağında belki de. Eminim naftalin
kokuyordur soğuk odaları.
Ama ben
dönmeye karar verdim Ankara’ya. Bozkırın sonradan görme başkentine.
Severim aslında sonbaharını Ankara’nın. Etrafı mistik bir
açık sarı kaplar Çankaya’nın sırtından doğru seyrettiğimde, gecekondu
serpilmiş biçimsiz tepeleri. Derin bir sessizlik içindedir gürültüsü. Sanki
şu dağların arasında yapayalnız kalmış da bir yudum hayat arar kendine, bir
yudum ses ve insan... Değil kalabalık ve gürültü!
Sonra bir ılık sonbahar yağmuru indirir bulanık griyi
aşağıya ve yıkar gökyüzünü. İşte bu griden arındırılmış gökyüzü bana
fahişeyi anımsatır, kırk tas suyla yıkanan hamamda, tüm günahlarından
arınmak için, üzerindeki kara bulutlardan kalan...
Gözüm ıslak asfaltın kenarında birikmiş yağmur sularına
takıldı ve suya yansıyan gökyüzüne. Sabahın şu saatlerinde başbaşayız; Şehir
ve ben. Birbirimizin yalnızlığını paylaşıyoruz. Belki de kıskanç bir müzmin
aşık gibi iki eli belinde bekliyor beni. “Döndün işte bana! Döndün ya
sonunda...” Hani vardır ya, aşkından ölen ve bir türlü açamayan bu
derin, sessiz, acıdan kıvrım kıvrım kıvrananı. Yanıp kavrulur, tenine her
ten değişinde de, kendine saklar yine yalnız aşkını. Yalnız ve müzmin
aşkını... Aşk yolunu buluncaya kadar ona bir belirsiz gün sonunda. Ya da
kaybolmuş zaman içinde bir zamanda işte...
Neden bilmiyorum! Aslında biliyorum da bilmezden
geliyorum... Yönümü Yedinci caddeye verdim Çankaya sırtlarından doğru, ani
bir kararla. Hani gül ağacının dikeni saplanır parmağına. Sonra çıkaramazsın
bir türlü, korkarsın incinmekten. Orada kalır günlerce. Ve iltihaplanır
derinin içi. Sonra keskin bir bıçak alırsın. Hem iltihabı patlatıp
dağıtacaksın, hem de dikeni çıkaracaksın çaresiz. Gözünü iyice kısar, dişini
sıkar ve tek bir hamlede saplarsın bıçağı parmağına. İşte böyle bir duygu.
Senelerce önce alıp uygulayamadığım bir karar belki de. Bilmiyorum işte.
Biliyorum da utancımdan yüzüme vuramıyorum. Olur mu? Olur! Yüreğe saplanmış
acıyı tek hamlede çıkarır mı bıçak. İşte bunu biraz sonra anlayacağım.
Bu kez yıllar sonra, bozkırın ayaza bulanmış sabahında
vardım kapısına. Bahçeyi çevreleyen ahşap tırabzanların üzerinden atlayıp
kayısı ağacının gövdesine yasladım bedenimi. Başımı yukarı kaldırıp derin
bir iç çektim önce. Sonra bahçenin ortasına yayılmış ahşap masaya ve onu
çevreleyen söğüt ağacından yapılma taburelere değdi bakışlarım. Ortalık
kuşluk vakti. Alacakaranlık kıvamında sessizlik. Bazen bir serçenin kanat
çırpışı yayılıyor havaya. Bazen o ses de yok.
Kuşluk vaktinin serinliği, şehri çevreleyen çıplak tepelerin
ucunu bir yangın yerine çeviren güneşin ilk kızılıyla damla olup süzülüyor
ağacın yapraklarında. Birden ıslanmaya başlıyor doğa ve gevşiyor toprak.
Bahçenin çimleri üzerine döşenmiş paket taşlar üzerinde
yürümeye özen göstererek evin kapısına doğru mahcup adımlarla ilerleyen
Almancı ergenliğimi hatırladım bundan yirmi yıl öncesinin ilkbaharından
kalan beyaz akasya çiçekli. Beni kapıda karşılayan ev ahalisinin arkasında
gözlerini üzerimden alamayan kırılgan, incecik sarışın kızın masmavi
bakışlarını. Bir an göz göze gelişimizi. Çekingen bakışlarımın, eşini yıllar
önce kaybeden ev sahibesinin gözlerinde kalakalışını. Elini öpmeden önce
heyecan dolu bir sesle söylediğim ilk sözleri; geldim! Sanki
görmüyorlardı geldiğimi...
Kapıyı çalsam yine, bulabilir miyim onu bıraktığım yerde?
- Hoş geldin! dedi.
Evin bahçeye açılan arka kapısında beliren karaltıyla
irkildim. Duyduğum mahmur sesin peşinden ince bir siluet süzüldü merdivenin
başına doğru. Sanki bir el onu alıp da yuvasından koparacakmış gibi sımsıkı
yapışmış minicik parmaklarıyla tırabzanlara ve öylece bakıyordu bana.
Gözlerindeki ışık hala tazeydi.
-Günaydın! diyebildim.
-İçeri gelsene sana karanfilli çay demlerim.
-Bahçede oturalım. Burayı özlemişim.
-Olur! Bekle biraz, çaydanlığı ateşe koyup geliyorum.
-Söylesene Ankara’nın suları hala beyaz mı akıyor?
-Merak etme, damacana suyu kullanacağım seni için.
-Fark etmez!
-Eminim hala tiksiniyorsundur klorlu sudan.
-Kesinlikle!
-Bu eve ilk geldiğinde sofradaki cam sürahiye bakışını
hatırlıyorum da.
-Ne diyebilirim? İğrençti!
-Annem o kadar gülmüştü ki yüzündeki ifadeye.
Duraksadık ikimizde. Bir şeyler söylemek
istermiş gibi bakıştık kısa bir süre.
-Annen için çok üzgünüm. Haberi geldiğinde cenazesine
yetişemeyecek kadar uzaktaydım.
-Seni ne çok severdi biliyor musun? Bu çocuk mutlaka büyük
adam olacak derdi.
-Toprağı bol olsun...
Gülümsedi. Bu kez ani bir kararla bahçenin çitine doğru
hareketlendiğimi görüp duraksadı birden. Cadde üzerinde park ettiğim arabaya
baktı ürkek gözlerle. Sanki cevabını duymaktan hala çekindiği çok eski bir
soruyu sormak istermiş gibi yutkundu. Kapıdan çıkarken seslendi arkamdan
biraz silikçe.
-Nereye gidiyorsun?
-Maltepe’ye!
-Dönecek misin?
-Bildiğim bir simit fırını var Gençlik caddesi üzerinde.
Yerin altında. Sabahın şu saatinde bir sürü çocuk birikir kapısında
ellerinde tablalarıyla. Onlarla kuyruk olur taze simit alırdım bir zamanlar.
İstersen biraz da tulum peyniri çıkar mahzenden. Sonra bahçede sıcacık
simitle içeriz karanfilli çayımızı.
-Döndüğünde çocukluğumuzdan bahseder misin yine eskisi gibi?
-Eskisi gibi!
-Çok bekletmezsin değil mi?
-Bekletmem! Anlatacak o kadar şey var ki.
Kuşluk vakti henüz toz kalkmıyor yollarda.
Akasyaların beyaz çiçekleri buram buram değil ama sararmış yaprakları başka
güzel. Bir yaprak daha düştü daldan ve rüzgardan süzülerek indi yüksek
kaldırıma.
Yorgo çınladı kulaklarımda, tozu dumana katılamayacak kadar
taze boş yollarda ilerlerken.
“Bilir misin evlat... Bazen vakit öyle geçmiştir ki,
tutulunca anlarız tutulduğumuz kadını aydınlatacak ışığımızın kalmadığını.
Işıldarken bilemeyiz cesur olmayı! Biz hep karanlıkta ölürüz.
Nasıl korkarız bir bilsen...”
Sonbahar güneşinin kızılı yine yangın yerine
çevirmişti şehri çevreleyen dağların ucunu ve söküp alıyordu, ilkbaharda
bıraktığı cemreleri bozkırın kırağı tutmuş toprağından her yeni doğuşunda.
|