DALAKÇI GENÇLİK Atlılar

24.02.09

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

DENEME

 

Atlılar atlılar kızıl atlılar,

atları rüzgar kanatlılar!

Atları rüzgar kanat...

Atları rüzgar...

Atları...

At...

 

Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

 

O güzel insanlar, o güzel atlara bindiler ve gittiler! Nice derin yaşamların kalıntısı bu dizeler ve henüz söylenmemiş olan en güzel sözleri söyleyecek onlar.

 

Bir gün belki hayattan,

geçmişteki günlerden,

bir teselli ararsın

Bak o zaman resmime...

 

Ve düşünürüm, beni nereye sürükleyecekler şimdi diye.

 

            Yola yalnız kırgın çıktım. Esmeray karşıladı İstanbul da. Ne bir kitaba ne de bir filme konu olamayacak kadar hazin bir yaşam öyküsü olan bu insanla ana rahminden birer ay arayla çıkıp yaşama en acımasız çığlığımızı peş peşe atmışız. O annesini ve babasını beş yaşında kaybetti ve bir kez daha kıyıya hiç vurmadı. Hep açıklarda sürüklendi. Akşam birlikteydik. Her zamanki gibi onun sorunlarının akıl hocalığına soyunmuştum. Ama o akşam buna halim olmadığını anlatmak zorundaydım. Yalnız kalmak istediğimi söyledim. Ertesi sabah haberleşinceye kadar gelmemek üzere arkadaşına gitti.

 

Yaşadığım zamanda ve mekanda bana ait hiçbir şey yoktu. Şirin yokluklardan var edilmiş emek verilmiş bir evdi sadece. Ama dedim ya ait değildim. Hangisine aittim ki evlerimizin. İçimi ısıtacak küçük bir ayrıntı ararken çocukluk resimlerimizi buldum. İlk dikkatimi çeken Meliz ile yan yana resmimiz ve çocuk bakışlarımdaki gözlerim oldu. Her zaman yüz ifademde ayrıcalıklı olmuştur gözlerim şekli ve yapısıyla. “Sürmeli” derdi bana, Ankara’dan yaz tatili için köye her gelişinde oynarken üzüm bağımızdaki karaağaçların arasında. Sonra ayrıldık. Ben uzaklara gittim, o kaldı. Yıllar sonra karşılaştığımızda inanılması güç aşka tutulmuş halde buldum onu. İnim inim inliyordu. Çok şaşırmıştım nasıl olur diye. O, üzüm bağlarında şarap niyetine içtiğimiz şıralı günlerimizden beri aşıkmış bana. Çocukluk aşkı deyip geçmemek gerektiğini ilk kez o gün anladım iliklerime kadar.

 

Döneceğimi haber aldığı gün dünyası değişmiş. Ankara’nın çamurlu sokaklarının ilkbaharın son ayına veda edip, tozlu yaz gecelerine cilveyle göz kırptığı bir akşam vaktiydi Esenboğa’ya indiğimde. Bahçelievler’in iki tarafı akasya dolu taze beyaz çiçekleri buram buram dar sokaklarını çukurdan çukura geride bırakıp da, en şaşkın halimde kapılarında dikilip geldim dediğim ana kadar saatleri saymış. Böylece yıkıldı ilk olmazımla.

 

Ankara konaklamalarım onların evinde geçerdi. Yedinci Caddedeki Bulka pastanesinin biraz ilerisinde bahçe içinde şirin bir evleri vardı. Odalarımız yan yanaydı. Herkes yatıp da ortalık iyice sessizliğe büründükten sonra daha da belirginleşirdi komşu odanın hıçkırıkları. Bazen bana gelirdi ansızın. Konuk odasının usulca açılan kapısında belirirdi incecik silueti. O yıllarda başımı yastığa koyduğumda uyuyabiliyordum, küçük bir vicdan muhasebesinden sonra. Uyku ve uykusuzluk arasında sıkışıp kalan sersemliğin eriyik cümleleri ile gevezelik ederdik sabahlara kadar. Bazen onu ikna ettiğimi düşünürdüm. Kendi kendime mutlu olur, huzur içinde uyurdum aşkından vazgeçirdiğimi sanıp. O, aynı acılar içinde kıvranarak gelirdi bir sonraki gece odama. Bazı geceler göz yaşlarına karışmış gülüşmelere uyanıp bizim odaya doğru ilerleyen meraklı ayak seslerini duyardık. Telaşla yorganımın altına saklanır ve endişe içinde kapıya bakan halimi düşünüp kıkırdardı. İçinde bulunduğumuz masum durumun izahını daha da güç hale getirirdi böylece. 

 

Önce geceler, sonra yıllar geçti aradan. Çok bekledi nasılsa bir gün sona erecek ilk aşkımı ve ikincisini, üçüncüsünü... Diğerlerini...

 

Ne de cesurdur seven kadının yüreği. Ne kadar görkemli durur erkeğin zavallı hercai sıçrayışları üzerinde ve sabırlı... 

 

Hayatımın hiç bir döneminde nedense içimin asla ısınamadığı sonradan görme başkentin eski semti Ulus’un Çıkrıkçılar Yokuşu’na açılan Işıklar caddesinde, maceraperestliğime karşı koyamayıp bir süre yerleştiğim salaş otelden bozma sefil öğrenci yurdunda konakladığım günlerdi. Bazı geceler, alı moru birbirine karışmış rengarenk ışıklarla süslü evlerin serpiştiği Bentderesi manzaralı Ankara kalesinin uçlarına çıkardım sevgililerimle. Etrafımızdaki serserilere karışırdık orada. Kimi zaman da gecekondu esnafının liseli sevgilileriyle, çirkin kırmızı renkli Şahin marka araba içinde kuruyemiş bira kaçamaklarını izlerdik, arabesk müzikle süslü.

 

Tirbuşon olmadığından mantarı içine itilmiş şarabın çaresiz tortusu da yuvarlanınca boğazımızdan ve son karar belirginleşince bakışlarda; yani sefil yurt yerine evde geçirmek istenince gecenin kalanı,  kayıp anahtarımın yedeğinin kimde olduğunu bilirdim. Bozkırın ayazlı gecelerinin en yarısında bir dejavü gibi kapısını çaldığımda, o her zaman hazır. Sanki uyumuyor günün hiç bir saatinde. Keten geceliğinin üzerine serpiştirdiği şarap renginde şal omuzlarından sarkar başını uzatınca. Pencereyi açar açmaz sıcacık yanaklarına vuran sabahın ayazıyla irkilen yüzüne düşen dağınık saçlarını ayırır ve sıkıştırır kulaklarının arkasına her bir telini özenle. Seslenir gülümsen mahmur sesiyle: ”İçeri girsene hadi karanfilli çay demlerim sana!” Başını kaldırır sonra. Bakışları, ıssız caddenin kenarında bekleyen arabanın ön koltuğuna yığılmış umarsız kadına kayar. Sessizce uzatır anahtarı o zaman. Sonra seslenir arkamdan.

 

-Dönecek misin?

-Belki. Sen yine de bekleyip uykusuz kalma!  

 

Şimdi elimdeki minik resimde upuzun sarışın saçları, pembe bluzu ve açık kırmızı ekose eteği. İskarpinin içinden diz kapaklarına kadar uzanan beyaz çorabı ile yanımda ellerini kavuşturmuş, gözlerini bana dikmiş öyle masum gülümsüyor ki. Bir de köpeğimiz Çamur. İkimizin arasında. Peşimizden koşturmaktan dili sarkmış belli ki yorgunluktan. Resimdeki burnuma baktım sonra. Çocukken üzeri o kadar da düz değilmiş. Anladım ki yol alırken yeterince törpülenmiş!

 

Ayağa kalkacak kadar kendimi iyi hissedince adım atmaya korktuğum şehirde büfe aramaya çıktım. Öyle yağıyordu ki yağmur, bir adım önümü göremiyorum. Kaybolmaktan korkmadım. Bakışlarımın çaresizce asılıp kaldığı bir resmin uyandırdıklarıyla anladım ki içimdeki çocuğu arıyordum zaten. Ve buldum... Büfeyi! Gazete ve şarapla geri döndüm. Gecenin hangi saatiydi bilmiyorum yığılıp kaldığımda kanepenin üzerine. Artık huzur içinde uyuyamıyorum vicdanımın en açık olmayan mahsubunda bile. Böylece uyku ile uyanıklık, rüya ile anılar arasında sıkışıp kalıyorum dar kanepelerde.

 

            Sabah telefonunla uyandım. Aydınlıkta ve yüz yüzeyken ruhlarımızın kaçıştığı biz, kelimelerle peşine düşmüştük kaybetmek istemediğimiz şeylerin. Yanlış kurulmuş cümlelerle, eksik söylenmiş kelimelerle yok ettiğimiz beraberliği, etimizle bedenimizle kurtarmaya çalışıyorduk belki de! İkimiz de çok güçsüzdük, benim kan bulmaya geldiğim şehri ikimiz de kısa bir süre sonra çoook uzaklara doğru terk etmek üzereydik ve bitkisel hayata girmiş bu beraberliğin solunum cihazını fişten çekmesi gerekiyordu birimizin. Konuşma sonunda ne kadar ağladım bilmiyorum sessizlik yerini, habercisi olduğu fırtınaya bırakmıştı, savruluyordum.

            Giyinip evden çıktım. Bostancı iskelesine indim. Adalar vapuru yanaştı. Vazgeçtim Heybeli’ye gitmekten. Yeşilköy deniz otobüsü bekliyordu diğer uçta. İsteksiz bir adım attım rıhtıma doğru. İlk uçakla ayrılmak için İstanbul’dan. Ve vazgeçtim bundan da! Bağdat caddesinin geniş kaldırımlarında yürüdüm sonra. Sevdiğim bir kitapçıya girdim. Nikos Kazancakis'in Kayalı Bahçesini karıştırırken buldum kendimi bu kez de. Yaşlı adamı hayal ettim. Girit'te dere kenarında suya bakıp duran. Adama yaklaşıp sormuş biri, neden saatlerce akan suya bakar diye. Yaşlı adam, "ben akan suya değil, geçen ömrüme bakıyorum" demiş. Bu bölümü bulup bir kez daha okudum.

Kadıköy’e geçtim ve Saray Pastanesinde boğaz manzaralı bir masada kahve ısmarladım kendime. Mütemadiyen seni ve iyisiyle kötüsüyle seninle yaşadıklarımı düşünüyordum. Bir vapur, henüz hareket etmiş karşı kıyıya giderken, bir şeyler yanı başından geçen başka bir vapurla geri geliyordu. GEL-GİT... Denizin, gökyüzünün, teknelerin renkleri kirlenmiş gibiydi. Düşündüm, beyaz yoktu. Demek ki bir araya gelemeyen başka şeyler de vardı hayatta. Çekip gitmişti mavi. Vanilya rengindeydi gökyüzü. Göze çarpan tek renk yan masada oturan kadının üzerindeki mor kazaktı. Her şey boyut değiştiriyordu. Zaman bir beden daha küçülmüştü ve bu şehre iki beden büyük geliyordum ben. Kaybolmuştu şehir içimde. Deniz kenarına inmek üzere çıktım. Baktığım sular battığım sulara dönüşüyordu. Bu kez ben kayboluyordum derinlerde. Bir bilge, bir bedevi yada köşe başında upuzun yatmış hayatını yudumlayan ayyaş... Yani hiç tanımadığım biri çıkıp gelse de elini soksa boğazımdaki düğümü söküp alsa istedim. Tanrıya yıllar önce en büyük çaresizliğimde isyan etmiştim, koparıp alırken çocukluğumu evimden, bugün neden aklıma geldi bilmiyorum! Çaresizlik işte!

 

            Bir zaman sonra, romantik saklambaçlar, uzaktan sevişmeler yaşadığım, aklımda güçlü kişiliği ve kararlılığı ile kalakalmış Sevil’e rastladım. -Neden iki beden büyük geldiğimi daha iyi anladım şimdi; dünya küçükmüş!- Kısa bir süre hayatın genel akışına dair sohbet ettik. Birilerinin elimden tutup benimle beraber yol alması belki ilaç gibi gelecekti ama hiç kendimden söz edecek durumda değildim. Yüzümden mutsuzluk akıyordu, bu aşikardı. Sevil, Sarıyer’de oturan babasına uğraması gerektiğini ve benim de onunla birlikte gelmemi, akşam da sahilde sohbet etmeyi önerdi, ben reddedince ısrar etti. Hiçbir sorusuna yanıt veremiyordum: İşim var mıydı? Başka bir programım var mıydı? Birlikte vapura bindik. İlk defa Karşıya geçtiğimi fark etmedim. Boğazın akan suyuna bakıyordum sürekli.

 

            Ev yamaçta, tek katlı, önünde sıcacık bir bahçesi ve Peşrev Amcanın sanki benim için yaptırdığı üç tarafı camla kapalı kamelyasıyla, kestane, erik ve elma ağaçlarıyla hah, işte burası başka bir dünya! hissini uyandırdı bende. Evde Sevil’in babası,14 yıldır felç olan ve yatak mahkumu annesi ile ilk evliliğinden olan oğlu Sertaç yaşıyordu. Sevil bu arada ikinci evliliğini yapmış.

 

Yağmur hızını iyice artırmıştı. Ev sakinlerinden kibarca izin isteyip bahçeye geçtim. Kamelyanın ortasında küçük tahta bir masa, üzerinde fesleğen saksısı ve Peşrev amcanın parmak izlerinden aşınmış ahşap tavla duruyordu. Oturdum. Baktım, artık kendimden ve senden başka gördüğüm ve düşünebildiğim çok ayrıntı vardı dünyamda. Evdeki insanların yaşamını düşünürken bir elinde otuzbeşlik rakı, yarım kalıp tulum peyniri ve bir avuç ceviz içi ile Peşrev Amca geldi. Ve Tanrının ilk seslenişini duydum “alsana yoldaş!” Sormak isteyeceğim her şeyi hissedip beni hiç yormadan kendini anlatmaya başladı. Çok istediğim bir seyahate çıkmış gibiydim. Buruk da olsa iki gündür hiç hissetmediğim deniz kokusu geldi burnuma gökten inen tatlı suya inat. Peşrev Amca denize tutkundu ve biz seneler senelerce önce bir deniz ülkesinde tanışmış gibiydik. Nefes almaya başlamıştım. Hiç soru sorulmamıştı ama konuşmak için sıraya asla giremedim. Kapının anahtarı ya bulunamamıştı ya da uymamıştı....

 

            Bahçenin ahşap tırabzanlarına iki eliyle tutunmuş, efsane bir ses yükseldi:

 

-Bre Peşrev Efendi, sen de benim gibi bilemezsin soğukta nereye kaçacağını! İkimiz aynı anda baktık.

-Misafirim var buyur sen de gel Yorgo dedi.

 

İşte o zaman tanrının ikinci seslenişini duydum; “Al, bu da hiç tanımadığın insan!” Hayatın kokusunu sindirmiş, yolun üçte ikisini çoktan geçmiş iki bilge vardı artık dünyamda. Sen artık çok uzaktaydın ve ben yakalandığım fırtınadan kurtulmak için hayalini kuramadığım kadar güzel bir korsan limanı bulmuştum. -O günden sonra her sabah gözümü açtığımda mutlaka bir hayal kurdum.-

 

Fırtınadan yara almış bu kadırgayı nasıl demirledi, elimi ne zaman tuttu, yola ne zaman çıkardı bilmiyorum ama bir saat sonra eteğimdeki bütün taşlar yere döşenmiş, boğazımdaki düğüm fesleğen kokusuna karışarak sağalanmış, beynimdeki kapı ardına kadar açılmıştı. İçinde bulunduğum deliğin galiba diğer tarafına geçmiştim. Yağmur dinmiş, güneş bulutu yırtmıştı.

 

            Sözü Yorgo aldığında yalnızca onu dinliyordum:

 

-Bilir misin evlat, güneşin en mutlu günü ne zamandır? Tutulduğu gün! Biz erkekler kendimizi güneş zannederiz ve göz kamaştırarak, yakarak karın doyururuz. Kadınları da birer dünya zanneder, ateş böceği gibi etrafımızda döndükçe adam sanmaz mıyız kendimizi. Oysa güneş gibi, bir gün tutulmayı bekleriz. Güçlü bir kadının pençelerinin arasında tutulmayı. Gençlikte güneşin her sabah doğup her akşam kaçtığı gibi kadınların yüzünü ışıldatmaktan vazgeçmeyiz. Vakit öyle geçmiştir ki, tutulunca anlarız tutulduğumuz kadını aydınlatacak ışığımızın kalmadığını. Işıldarken bilemeyiz cesur olmayı, biz hep karanlıkta ölürüz. Nasıl korkarız bir bilsen!

 

 Gözlerimden akan yaşı silmekten vazgeçmiştim. Peşrev amcanınkilerle birlikte fesleğenleri suluyordu artık göz yaşlarım.

 

-Bak evlat! diye devam etti, arkasından ağlayan adamın gözyaşlarını silemeyen kadın ADAM olmaz. -Büyük harfli adam kelimesini aynı tonda ve aynı anlamı yükleyerek bu cümleyi bana da tekrar ettirdi. Yıllar sonra çok acımasız gelse de o gün ilaç gibiydi! Biz Peşrevle her gün buna ağlarız.  Hem konuşuyor hem de cebinden bir şeyler çıkarıyordu. Otaköy’de gezerken sana anlattıklarımı düşünüyordum. -Bir şeyler sormak istedim ‘orasını karıştırma’ dedi- Gülümsedi. Hey Allahım yarı yaşından sonra ne diye aldım ki bunu demiştim cebime koyarken, meğer güzel bir erkeğin gözyaşlarına çare olacakmış. Bak Peşrev sana her zaman rastlantı tanrısına inanmanı söylerim bre! Dedi ve boynuma taktı. Gümüş bir kartal pençesinin içinde sımsıkı tutulmuş bir güneş kolye. Sen hep böyle tut, tutulacak biri gelip yerini bulacaktır. Karıştırmayasın ha! TUTUNACAK değil TUTULACAK kadını tut!

 

            Sonsuza kadar uçabilirsin. Ve ben huzurla dönebilirim Afrika’ya. Yaşarken yaşamam gerektiğini öğrendim. Yorgo’ya şükürler, hayata teşekkürler... Yüreğindeki ışık sönmesin.

 

***

 

Yorgo,

 

Akar suyun sesi dindi.

Gölgeler gölgelendi

                 Renkler silindi

Siyah örtüler indi

                   Mavi gözlerine,

sarktı salkımsöğütler

                          sarı saçlarının

                                           üzerine!

 

 

Biraz önce öğrendim ki bizi terk etmişsin!

 

Haberim olsaydı daha kolay olurdu. Ama bilirim bazen veda etmeye zaman bulamayız, bunlar ki en acı kayıplarımızdır.

 

Hiç bir şeyin olmadığı kadar zorumda yanımdaydın. Eğer bana dair tarihte bir sayfa yazılacak olursa katkın büyüktür. Güç verdin, minnettarım.

 

Seni çok özleyeceğim Dostum. Bugün senin için taktım o kolyeyi ve Peşrev amca benim için fesleğen getirecek sana.

 

Işığın bol olsun. Seni seviyorum.

Anasayfa | Devrimciler | Mercimek | Café Venedik | EPİLOG | Atlılar | DAMBAŞI | Carpe diem | BOZKIRDA | Örtmenim

Yenilik: 24.02.09