|
DENEME
Atlılar atlılar
kızıl atlılar,
atları rüzgar
kanatlılar!
Atları rüzgar
kanat...
Atları rüzgar...
Atları...
At...
Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti
hayat!
O güzel insanlar, o güzel atlara bindiler ve gittiler! Nice
derin yaşamların kalıntısı bu dizeler ve henüz söylenmemiş olan en güzel
sözleri söyleyecek onlar.
Bir gün belki hayattan,
geçmişteki günlerden,
bir teselli ararsın
Bak o zaman resmime...
Ve düşünürüm, beni nereye sürükleyecekler şimdi diye.
Yola yalnız kırgın çıktım. Esmeray karşıladı
İstanbul da. Ne bir kitaba ne de bir filme konu olamayacak kadar hazin bir
yaşam öyküsü olan bu insanla ana rahminden birer ay arayla çıkıp yaşama en
acımasız çığlığımızı peş peşe atmışız. O annesini ve babasını beş yaşında
kaybetti ve bir kez daha kıyıya hiç vurmadı. Hep açıklarda sürüklendi. Akşam
birlikteydik. Her zamanki gibi onun sorunlarının akıl hocalığına
soyunmuştum. Ama o akşam buna halim olmadığını anlatmak zorundaydım. Yalnız
kalmak istediğimi söyledim. Ertesi sabah haberleşinceye kadar gelmemek üzere
arkadaşına gitti.
Yaşadığım zamanda ve mekanda bana ait hiçbir şey yoktu.
Şirin yokluklardan var edilmiş emek verilmiş bir evdi sadece. Ama dedim ya
ait değildim. Hangisine aittim ki evlerimizin. İçimi ısıtacak küçük bir
ayrıntı ararken çocukluk resimlerimizi buldum. İlk dikkatimi çeken Meliz ile
yan yana resmimiz ve çocuk bakışlarımdaki gözlerim oldu. Her zaman yüz
ifademde ayrıcalıklı olmuştur gözlerim şekli ve yapısıyla. “Sürmeli” derdi
bana, Ankara’dan yaz tatili için köye her gelişinde oynarken üzüm
bağımızdaki karaağaçların arasında. Sonra ayrıldık. Ben uzaklara gittim, o
kaldı. Yıllar sonra karşılaştığımızda inanılması güç aşka tutulmuş halde
buldum onu. İnim inim inliyordu. Çok şaşırmıştım nasıl olur diye. O,
üzüm bağlarında şarap niyetine içtiğimiz şıralı günlerimizden beri aşıkmış
bana. Çocukluk aşkı deyip geçmemek gerektiğini ilk kez o gün anladım
iliklerime kadar.
Döneceğimi haber aldığı gün dünyası değişmiş. Ankara’nın
çamurlu sokaklarının ilkbaharın son ayına veda edip, tozlu yaz gecelerine
cilveyle göz kırptığı bir akşam vaktiydi Esenboğa’ya indiğimde.
Bahçelievler’in iki tarafı akasya dolu taze beyaz çiçekleri buram buram dar
sokaklarını çukurdan çukura geride bırakıp da, en şaşkın halimde kapılarında
dikilip geldim dediğim ana kadar saatleri saymış. Böylece yıkıldı ilk
olmazımla.
Ankara konaklamalarım onların evinde geçerdi. Yedinci
Caddedeki Bulka pastanesinin biraz ilerisinde bahçe içinde şirin bir evleri
vardı. Odalarımız yan yanaydı. Herkes yatıp da ortalık iyice sessizliğe
büründükten sonra daha da belirginleşirdi komşu odanın hıçkırıkları. Bazen
bana gelirdi ansızın. Konuk odasının usulca açılan kapısında belirirdi
incecik silueti. O yıllarda başımı yastığa koyduğumda uyuyabiliyordum, küçük
bir vicdan muhasebesinden sonra. Uyku ve uykusuzluk arasında sıkışıp kalan
sersemliğin eriyik cümleleri ile gevezelik ederdik sabahlara kadar. Bazen
onu ikna ettiğimi düşünürdüm. Kendi kendime mutlu olur, huzur içinde uyurdum
aşkından vazgeçirdiğimi sanıp. O, aynı acılar içinde kıvranarak gelirdi bir
sonraki gece odama. Bazı geceler göz yaşlarına karışmış gülüşmelere uyanıp
bizim odaya doğru ilerleyen meraklı ayak seslerini duyardık. Telaşla
yorganımın altına saklanır ve endişe içinde kapıya bakan halimi düşünüp
kıkırdardı. İçinde bulunduğumuz masum durumun izahını daha da güç hale
getirirdi böylece.
Önce geceler, sonra yıllar geçti aradan. Çok bekledi nasılsa
bir gün sona erecek ilk aşkımı ve ikincisini, üçüncüsünü... Diğerlerini...
Ne de cesurdur seven kadının yüreği. Ne kadar görkemli durur
erkeğin zavallı hercai sıçrayışları üzerinde ve sabırlı...
Hayatımın hiç bir döneminde nedense içimin asla ısınamadığı
sonradan görme başkentin eski semti Ulus’un Çıkrıkçılar Yokuşu’na açılan
Işıklar caddesinde, maceraperestliğime karşı koyamayıp bir süre yerleştiğim
salaş otelden bozma sefil öğrenci yurdunda konakladığım günlerdi. Bazı
geceler, alı moru birbirine karışmış rengarenk ışıklarla süslü evlerin
serpiştiği Bentderesi manzaralı Ankara kalesinin uçlarına çıkardım
sevgililerimle. Etrafımızdaki serserilere karışırdık orada. Kimi zaman da
gecekondu esnafının liseli sevgilileriyle, çirkin kırmızı renkli Şahin marka
araba içinde kuruyemiş bira kaçamaklarını izlerdik, arabesk müzikle süslü.
Tirbuşon olmadığından mantarı içine itilmiş şarabın çaresiz
tortusu da yuvarlanınca boğazımızdan ve son karar belirginleşince
bakışlarda; yani sefil yurt yerine evde geçirmek istenince gecenin kalanı,
kayıp anahtarımın yedeğinin kimde olduğunu bilirdim. Bozkırın ayazlı
gecelerinin en yarısında bir dejavü gibi kapısını çaldığımda, o her zaman
hazır. Sanki uyumuyor günün hiç bir saatinde. Keten geceliğinin üzerine
serpiştirdiği şarap renginde şal omuzlarından sarkar başını uzatınca.
Pencereyi açar açmaz sıcacık yanaklarına vuran sabahın ayazıyla irkilen
yüzüne düşen dağınık saçlarını ayırır ve sıkıştırır kulaklarının arkasına
her bir telini özenle. Seslenir gülümsen mahmur sesiyle: ”İçeri girsene
hadi karanfilli çay demlerim sana!” Başını kaldırır sonra. Bakışları,
ıssız caddenin kenarında bekleyen arabanın ön koltuğuna yığılmış umarsız
kadına kayar. Sessizce uzatır anahtarı o zaman. Sonra seslenir arkamdan.
-Dönecek misin?
-Belki. Sen yine de bekleyip uykusuz kalma!
Şimdi elimdeki minik resimde upuzun sarışın saçları, pembe
bluzu ve açık kırmızı ekose eteği. İskarpinin içinden diz kapaklarına kadar
uzanan beyaz çorabı ile yanımda ellerini kavuşturmuş, gözlerini bana dikmiş
öyle masum gülümsüyor ki. Bir de köpeğimiz Çamur. İkimizin arasında.
Peşimizden koşturmaktan dili sarkmış belli ki yorgunluktan. Resimdeki
burnuma baktım sonra. Çocukken üzeri o kadar da düz değilmiş. Anladım ki yol
alırken yeterince törpülenmiş!
Ayağa kalkacak kadar kendimi iyi hissedince adım atmaya
korktuğum şehirde büfe aramaya çıktım. Öyle yağıyordu ki yağmur, bir adım
önümü göremiyorum. Kaybolmaktan korkmadım. Bakışlarımın çaresizce asılıp
kaldığı bir resmin uyandırdıklarıyla anladım ki içimdeki çocuğu arıyordum
zaten. Ve buldum... Büfeyi! Gazete ve şarapla geri döndüm. Gecenin hangi
saatiydi bilmiyorum yığılıp kaldığımda kanepenin üzerine. Artık huzur içinde
uyuyamıyorum vicdanımın en açık olmayan mahsubunda bile. Böylece uyku ile
uyanıklık, rüya ile anılar arasında sıkışıp kalıyorum dar kanepelerde.
Sabah telefonunla uyandım. Aydınlıkta ve yüz
yüzeyken ruhlarımızın kaçıştığı biz, kelimelerle peşine düşmüştük kaybetmek
istemediğimiz şeylerin. Yanlış kurulmuş cümlelerle, eksik söylenmiş
kelimelerle yok ettiğimiz beraberliği, etimizle bedenimizle kurtarmaya
çalışıyorduk belki de! İkimiz de çok güçsüzdük, benim kan bulmaya geldiğim
şehri ikimiz de kısa bir süre sonra çoook uzaklara doğru terk etmek
üzereydik ve bitkisel hayata girmiş bu beraberliğin solunum cihazını fişten
çekmesi gerekiyordu birimizin. Konuşma sonunda ne kadar ağladım bilmiyorum
sessizlik yerini, habercisi olduğu fırtınaya bırakmıştı, savruluyordum.
Giyinip
evden çıktım. Bostancı iskelesine indim. Adalar vapuru yanaştı. Vazgeçtim
Heybeli’ye gitmekten. Yeşilköy deniz otobüsü bekliyordu diğer uçta. İsteksiz
bir adım attım rıhtıma doğru. İlk uçakla ayrılmak için İstanbul’dan. Ve
vazgeçtim bundan da! Bağdat caddesinin geniş kaldırımlarında yürüdüm sonra.
Sevdiğim bir kitapçıya girdim. Nikos Kazancakis'in Kayalı Bahçesini
karıştırırken buldum kendimi bu kez de. Yaşlı adamı hayal ettim. Girit'te
dere kenarında suya bakıp duran. Adama yaklaşıp sormuş biri, neden saatlerce
akan suya bakar diye. Yaşlı adam, "ben akan suya değil, geçen ömrüme
bakıyorum" demiş. Bu bölümü bulup bir kez daha okudum.
Kadıköy’e geçtim ve Saray Pastanesinde boğaz manzaralı bir
masada kahve ısmarladım kendime. Mütemadiyen seni ve iyisiyle kötüsüyle
seninle yaşadıklarımı düşünüyordum. Bir vapur, henüz hareket etmiş karşı
kıyıya giderken, bir şeyler yanı başından geçen başka bir vapurla geri
geliyordu. GEL-GİT... Denizin, gökyüzünün, teknelerin renkleri kirlenmiş
gibiydi. Düşündüm, beyaz yoktu. Demek ki bir araya gelemeyen başka şeyler de
vardı hayatta. Çekip gitmişti mavi. Vanilya rengindeydi gökyüzü. Göze çarpan
tek renk yan masada oturan kadının üzerindeki
mor kazaktı. Her şey boyut
değiştiriyordu. Zaman bir beden daha küçülmüştü ve bu şehre iki beden büyük
geliyordum ben. Kaybolmuştu şehir içimde. Deniz kenarına inmek üzere çıktım.
Baktığım sular battığım sulara dönüşüyordu. Bu kez ben kayboluyordum
derinlerde. Bir bilge, bir bedevi yada köşe başında upuzun yatmış hayatını
yudumlayan ayyaş... Yani hiç tanımadığım biri çıkıp gelse de elini soksa
boğazımdaki düğümü söküp alsa istedim. Tanrıya yıllar önce en büyük
çaresizliğimde isyan etmiştim, koparıp alırken çocukluğumu evimden, bugün
neden aklıma geldi bilmiyorum! Çaresizlik işte!
Bir zaman sonra, romantik saklambaçlar, uzaktan
sevişmeler yaşadığım, aklımda güçlü kişiliği ve kararlılığı ile kalakalmış
Sevil’e rastladım. -Neden iki beden büyük geldiğimi daha iyi anladım
şimdi; dünya küçükmüş!- Kısa bir süre hayatın genel akışına dair sohbet
ettik. Birilerinin elimden tutup benimle beraber yol alması belki ilaç gibi
gelecekti ama hiç kendimden söz edecek durumda değildim. Yüzümden mutsuzluk
akıyordu, bu aşikardı. Sevil, Sarıyer’de oturan babasına uğraması
gerektiğini ve benim de onunla birlikte gelmemi, akşam da sahilde sohbet
etmeyi önerdi, ben reddedince ısrar etti. Hiçbir sorusuna yanıt
veremiyordum: İşim var mıydı? Başka bir programım var mıydı? Birlikte vapura
bindik. İlk defa Karşıya geçtiğimi fark etmedim. Boğazın akan suyuna
bakıyordum sürekli.
Ev yamaçta, tek katlı, önünde sıcacık bir
bahçesi ve Peşrev Amcanın sanki benim için yaptırdığı üç tarafı camla kapalı
kamelyasıyla, kestane, erik ve elma ağaçlarıyla hah, işte burası başka
bir dünya! hissini uyandırdı bende. Evde Sevil’in babası,14 yıldır felç
olan ve yatak mahkumu annesi ile ilk evliliğinden olan oğlu Sertaç
yaşıyordu. Sevil bu arada ikinci evliliğini yapmış.
Yağmur hızını iyice artırmıştı. Ev sakinlerinden kibarca
izin isteyip bahçeye geçtim. Kamelyanın ortasında küçük tahta bir masa,
üzerinde fesleğen saksısı ve Peşrev amcanın parmak izlerinden aşınmış ahşap
tavla duruyordu. Oturdum. Baktım, artık kendimden ve senden başka gördüğüm
ve düşünebildiğim çok ayrıntı vardı dünyamda. Evdeki insanların yaşamını
düşünürken bir elinde otuzbeşlik rakı, yarım kalıp tulum peyniri ve bir avuç
ceviz içi ile Peşrev Amca geldi. Ve Tanrının ilk seslenişini duydum “alsana
yoldaş!” Sormak isteyeceğim her şeyi hissedip beni hiç yormadan kendini
anlatmaya başladı. Çok istediğim bir seyahate çıkmış gibiydim. Buruk da olsa
iki gündür hiç hissetmediğim deniz kokusu geldi burnuma gökten inen tatlı
suya inat. Peşrev Amca denize tutkundu ve biz seneler senelerce önce bir
deniz ülkesinde tanışmış gibiydik. Nefes almaya başlamıştım. Hiç soru
sorulmamıştı ama konuşmak için sıraya asla giremedim. Kapının anahtarı ya
bulunamamıştı ya da uymamıştı....
Bahçenin ahşap tırabzanlarına iki eliyle
tutunmuş, efsane bir ses yükseldi:
-Bre Peşrev Efendi, sen de benim gibi bilemezsin soğukta
nereye kaçacağını! İkimiz aynı anda baktık.
-Misafirim var buyur sen de gel Yorgo dedi.
İşte o zaman tanrının ikinci seslenişini duydum; “Al, bu da
hiç tanımadığın insan!” Hayatın kokusunu sindirmiş, yolun üçte ikisini
çoktan geçmiş iki bilge vardı artık dünyamda. Sen artık çok uzaktaydın ve
ben yakalandığım fırtınadan kurtulmak için hayalini kuramadığım kadar güzel
bir korsan limanı bulmuştum. -O günden sonra her sabah gözümü açtığımda
mutlaka bir hayal kurdum.-
Fırtınadan yara almış bu kadırgayı nasıl demirledi, elimi ne
zaman tuttu, yola ne zaman çıkardı bilmiyorum ama bir saat sonra eteğimdeki
bütün taşlar yere döşenmiş, boğazımdaki düğüm fesleğen kokusuna karışarak
sağalanmış, beynimdeki kapı ardına kadar açılmıştı. İçinde bulunduğum
deliğin galiba diğer tarafına geçmiştim. Yağmur dinmiş, güneş bulutu
yırtmıştı.
Sözü Yorgo aldığında yalnızca onu dinliyordum:
-Bilir misin evlat, güneşin en mutlu günü ne zamandır?
Tutulduğu gün! Biz erkekler kendimizi güneş zannederiz ve göz kamaştırarak,
yakarak karın doyururuz. Kadınları da birer dünya zanneder, ateş böceği gibi
etrafımızda döndükçe adam sanmaz mıyız kendimizi. Oysa güneş gibi, bir gün
tutulmayı bekleriz. Güçlü bir kadının pençelerinin arasında tutulmayı.
Gençlikte güneşin her sabah doğup her akşam kaçtığı gibi kadınların yüzünü
ışıldatmaktan vazgeçmeyiz. Vakit öyle geçmiştir ki, tutulunca anlarız
tutulduğumuz kadını aydınlatacak ışığımızın kalmadığını. Işıldarken
bilemeyiz cesur olmayı, biz hep karanlıkta ölürüz. Nasıl korkarız bir
bilsen!
Gözlerimden akan yaşı silmekten vazgeçmiştim. Peşrev
amcanınkilerle birlikte fesleğenleri suluyordu artık göz yaşlarım.
-Bak evlat! diye devam etti, arkasından ağlayan adamın
gözyaşlarını silemeyen kadın ADAM olmaz. -Büyük harfli adam kelimesini
aynı tonda ve aynı anlamı yükleyerek bu cümleyi bana da tekrar ettirdi.
Yıllar sonra çok acımasız gelse de o gün ilaç gibiydi! Biz Peşrevle her
gün buna ağlarız. Hem konuşuyor hem de cebinden bir şeyler çıkarıyordu.
Otaköy’de gezerken sana anlattıklarımı düşünüyordum. -Bir şeyler sormak
istedim ‘orasını karıştırma’ dedi- Gülümsedi. Hey Allahım yarı yaşından
sonra ne diye aldım ki bunu demiştim cebime koyarken, meğer güzel bir
erkeğin gözyaşlarına çare olacakmış. Bak Peşrev sana her zaman rastlantı
tanrısına inanmanı söylerim bre! Dedi ve boynuma taktı. Gümüş bir kartal
pençesinin içinde sımsıkı tutulmuş bir güneş kolye. Sen hep böyle tut,
tutulacak biri gelip yerini bulacaktır. Karıştırmayasın ha! TUTUNACAK değil
TUTULACAK kadını tut!
Sonsuza kadar uçabilirsin. Ve ben huzurla
dönebilirim Afrika’ya. Yaşarken yaşamam gerektiğini öğrendim. Yorgo’ya
şükürler, hayata teşekkürler... Yüreğindeki ışık sönmesin.
***
Yorgo,
Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
Renkler silindi
Siyah örtüler indi
Mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı
saçlarının
üzerine!
Biraz önce öğrendim ki bizi terk etmişsin!
Haberim olsaydı daha kolay olurdu. Ama bilirim bazen veda
etmeye zaman bulamayız, bunlar ki en acı kayıplarımızdır.
Hiç bir şeyin olmadığı kadar zorumda yanımdaydın. Eğer bana
dair tarihte bir sayfa yazılacak olursa katkın büyüktür. Güç verdin,
minnettarım.
Seni çok özleyeceğim Dostum. Bugün senin için taktım o
kolyeyi ve Peşrev amca benim için fesleğen getirecek sana.
Işığın bol olsun. Seni seviyorum. |