DALAKÇI GENÇLİK EPİLOG

24.02.09

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

EPİLOG

 

Libya’ya varışımın henüz ilk aylarıydı. Varşova Büyükelçiliğine rotasyonla giden Büyükelçime sordum “Beyefendi, bu ülke ile ilgili bize tavsiyeleriniz neler olabilir?” “Dünyanın en büyük çöp yığınlarını göreceksin Trablus sokaklarına baktığında” dedi. “Ve evrenin en güzel mavisini, gökyüzüne bakarsan eğer. Böyle bir mavi göremezsin başka ülkelerde. Gerisi sana kalmış: İstersen yere bakan çöpü görürsün, istersen göğe bakar güzel maviyi!” Trablus’ta hep göğe baktım. Hayatımdan endişe ettiğim en zor anlarımda bile gök yüzüne bakmayı ihmal etmedim. Gökyüzü gerçekten de hep inanılmaz maviydi orada.

 

KAÇAK

 

Libya’ya kaçak girmiş, bu da yetmiyormuş gibi 18 yıl kaçak yaşamış bir vatandaşımız gelmiş, “elinizi ayağınızı öpeyim beni memleketime gönderin” diye yalvarıyordu. Libya’nın beni en çok yıldıran bir sistemi vardı, ülkeden çıkmak için “çıkış vizesi” gerekiyordu. Böyle bir vizeyi almak için polise gittiğimizde, kaçak çalışanların vergi ödemeleri gerektiği cevabını alıyorduk her zaman. Bu vergiler 10 ila 20 bin ABD Dolarını buluyordu.

 

Trablus yabancılar polisine vardığımızda, taleplerimi dinleyen emniyet amirinin şu sorusuyla karşılaştım “siz benim yerime olsanız, ülkenize kaçak giren ve18 yıl kaçak yaşayan biri hakkında neler düşünürdünüz?” Nezaket ve bayağı bir alttan alan, hatta azıcık da yalvaran ifadelerle durumu geçiştirmeye çalıştım. Vatandaşın ifadesini almaları gerektiğini söyledi. “Vatandaşımın haklarını korumak için yanında bulunmak istiyorum” dedim. Zoraki kabul etti. Sorgulama sonucunda anılan vatandaşı tutuklayarak hapse atmak zorunda olduklarını belirttiler. Yeraltındaki El Judeidi hapishanesinde ikisi idamlık, 14’ü  keyfi olarak tutuklanmış 16 vatandaş vardı. Günde tek öğün getirilen yemek,  el arabasından hücrelerinin önüne yere dökülüyordu ve bunu eleriyle yiyorlardı. Onları kurtarmaya çalışırken, diğer bir vakaya karşı çıktım. “O zaman” dedi emniyet amiri “Bu Türkü size zimmetliyorum. İşlemleri sonuçlanıncaya kadar gözden kaybederseniz sizi sorumlu tutarım!” Çaresiz, işlemlerinin ne zaman sonuçlanacağını bilmediğim vatandaşı kendi evimde süresiz misafir etmek üzere yanıma aldım. Hayatımda ilk kez bir “insan” zimmetlenmişti üzerime!

 

            DİLENCİ

 

            Konsolosluk Şubesine geldiğimizde, bir Türk kadının üç çocuğuyla birlikte günlerdir Ömer Muhtar Caddesinde dilendiğinin ve apartman sahanlıklarında yattıklarının duyulduğunu söyledi azimli memurumuz Mehmet Toktay. Bana zimmetlenen vatandaşa “gözden kaybolma, burada kal” diyerek şehrin işlek caddesinin yolunu tuttuk. Bu caddeye açılan yollar pek tekin değildi. Etraftaki çöp yığınlarını şöyle tarif edeyim: Araçla üzerinden geçilemeyecek kadar büyüktü. Lüks bir arabadan indiğinizde, bir bıçkının usturayla bağırsaklarınızı dağıtıp üzerinizde ne var ne yok alması içten bile değildi. Ülkedeki bazı yabancı erkeklerin eşlerini alıp kaçırmışlardı. Hiç birinden haber alınamamıştı zavallı kadınların. Böylesine dehşet verici mekanlar işte!

 

Uzun aramalardan sonra biri kız, üç çocuğuyla sokakta dilenen vatandaşımızı bulduk. Kendimi tanıttım. Bana güvenmelerini söyledim. Kadının yüzünü bir görmenizi isterdim. -Bunu söylediğim için tanrı beni bağışlasın- ilkel bir yaratık görünümündeydi. Konuşmuyordu. Çevredeki Arapların şaşkın bakışları arasında bindiler arabama. Koruma memurumuz eli tabancasının tetiğinde bekliyordu yanı başımızda.  Ve onları da misafir edip dertlerini dinlemek üzere evimde konuk ettim. Kadın, bir akrabasıyla –amcasının oğluyla- evli. 23 yıldan beri Libya’dalar. Çocukları Türkiye’yi görmemişler hayatlarında. Kadın da 23 yıldan beri görmemiş. Kocasının sağa sola taktığı borç ve peşinden gelen acımasız dayaklardan yıldığı için kendini sokağa atıp dilenmekten başka çaresi kalmamış. Bir süre evimde konuk ettim onları. Ertesi sabah evime gelen hizmetçimin gözleri, hayatında ilk kez denizaltı görmüş bir balık gibi yerinden fırlamıştı. İlerleyen zaman içinde beklenmeyen misafirlerime yeni kıyafetler aldık ve sağlık sorunlarının çözülmesine yardımcı olduk. Bu arada ben dahil hepimiz bitlenmiştik. Hatta biraz da uyuz olmuşum doktoruma göre!

 

Daha sonraki günlerde vatandaşın kocasını da buldurduk. Konsolosluk Şubesine çağırdık ve ona hatırı sayılır bir göz dağı verdim. Ev sahibi, bakkal, manav... Çevresinde kim varsa geldi büroma ve onlara borçların ödeneceğini söyledim.

 

Pasaportlarını uzattık. “Daha kolay yollardan” çıkış vizesi alınması için Fizana gönderdim. Çocuklarını okula aldık. Kadını evine gönderirken “sana elini kaldırırsa beni ara” dedim. Kocası korku ve çaresizlik içinde bakıyordu bana.

 

Aradan zaman geçti. Bir sorun vardı! Hatta büyük bir sorun: Çıkış vizesi alınması için Fizan’a gönderdiğimiz pasaportlar bir türlü gelmek bilmiyordu. Meslektaşlarım bu meseleyi halletme yöntemim ile büyük bir risk aldığımı söylediler. “Başka çare yoktu. Bu nedenle risk alınmış sayılmaz dedim.”

 

Sonra ben gittim Fizana. Uçsuz bucaksız çöl boyunca 2 bin kilometre araba kullanarak. Bu işi havale ettiğim başka bir vatandaşın gırtlağını sıkıp aldım pasaportları. Tek sorun kalmıştı, beş kişilik ailenin uçak bileti. Bir çekilişte bana isabet eden İstanbul gidiş-dönüş biletini çift gidiş yaptırdım farkını ödeyerek. THY Müdürü Gürel Tuluy vardır. Halen Kazakistan’da. Onu saygıyla anarım. Dedim ki “Gürel Bey, sizden üç bebek bileti istiyorum ama bebeklerin yaşını sormayacaksınız. Havalimanında da görmezden geleceksiniz bu bebekleri!” Güldü ve “Tamam.” Dedi.

 

Günlerden Perşembe idi. Yıllarca hava ambargosu altında görev yaptıktan sonra, BM ambargosunun kalkmasıyla başlayan THY seferi Cuma günü idi. Vatandaşın çocuklarını okuldan alıp evlerine gittim. Eşyalarını toplamışlardı. Dedim ki “Bana bakın, eve kapanın ve yarın sabaha kadar sokağa çıkmayın. Bu Türkiye’ye gidebilmeniz için son şansınız. Başınıza beklenmedik bir olay gelmesin!” Hep bir ağızdan “Tamam!” dediler.

 

Cuma günü tatildir Libya’da. Sabah erkenden Büyükelçilik koruma görevlisi –ismini yine saygıyla anarım- özel harekattan Cemil’i aradım. “Vatandaşlar geldi mi?” “Sabahın altısından beri buradalar. Kahvaltı hazırladık, çocuklardan birini ekmek almaya gönderdim!” dedi. “Keşke göndermeseydin. Başına bir şey gelmese bari” dedim sonra gülmeye başladım. İnsan paranoyak oluveriyor bu kadar olayla karşılaşınca, belli bir süre sonra. Hiç unutmuyorum, Türkiye’ye döndüğümde telefonla konuşurken dinlendiği şüphesini üzerimde atamadığım için hep temkinli davranmıştım korkudan. Araba kullanırken büyük endişe: Takip ediliyor muyum? İçki taşırken fobi! Trablus’ta neredeyse tüm Büyükelçilik mensuplarının evine giren “esrarengiz” hırsızlar. Ben üç kez hırsız-istihbaratçılardan nasibimi aldım. Benim evi benden iyi biliyorlardı. İnsanın evine hırsız girmesi, yatak odası gibi en mahrem yerlere kadar süzülmesi gibi tiksinti verici bir duygu olamaz hayatta! Beyaz çarşafımın üzerinde kirli parmak izlerini görünce midem ayağa kalkmıştı!

 

Büyükelçiliğe vardım. Arabama eşyalarını yükledik. Trablus Havalimanına kadar yol boyunca ağır silahlı kırmızı bereliler vardır. Belli aralıklarla barikatlar kurarlar ve kontrol ederler araçları. Bir keresinde neredeyse bizi öldüreceklerdi bir yanlış anlaşılma yüzünden. Korkudan yüreğim ağzıma gelmişti. Araç diplomatik plakalı olduğu için genellikle durdurmuyorlar. Zamanında bize ateş etme nedenleri, Kaddafi’nin konvoyu geçecekmiş. Biz diplomatik plakaya güvenip devam etmiştik. Dur işaretini de anlamayınca olan oldu! Araçla kontrol noktasına yanaştığımızda yan koltukta oturan vatandaşı bir heyecan alıyordu. Hemen yüzüme bakıyordu. Ona güven vermeye çalışıyordum, ama onun endişesi bana da sirayet emişti esasen. Havalimanına geldik. Eşyalarını verip en önden koltuk numarası aldık.

 

Pasaportları bendeydi. Önce istihbarat kontrolüne girdiler. Pasaporta ilk damga ininceye kadar yüreğim ağzımda istihbarat memurunun yüzüne bakıyordum. Vatandaş da aynı endişeyle bana bakıyordu. Sonra yabancılar polisi yeni damgalar. Bir kontrol daha... Derken artık önümüzde son bir kontrol noktası vardı. Uçak girişindeki tetkik memuru. Uçağa bindiğimizde vatandaş dönüp elimi öpmek istedi. İzin vermedim. “Konsolosum, siz mi farklısınız, devletimiz mi değişti. Ne zaman yardım için müracaat etsem ‘bize mi sorup geldin Libya’ya’ diyerek kovuyorlardı konsolosluktan” “Almanya’daki Başkonsolosluklarda, devletin sıcak yüzünü ararken zamanında bizler de yaşadık o zorlukları ve hayal kırıklıklarını, bugün yaşatmıyorum insanlara” demedim elbette. “Gittiğinizde, bıraktığınızdan çok farklı bir Türkiye bulacaksınız. Devletimiz istikrarlıca değişiyor” dedim. Ailecek yerlerine oturdular. Kabin amirinden “özel ilgi göstermesini istedim.” Hayatlarında ilke uçağa biniyorlardı. “Allah’a ısmarladık yolunuz açık olsun dedim. Karı-koca ağlamaya başladılar” Kabin amiri bana bakıyordu soran gözlerle: “Uzun hikaye. Boş verin!” dedim. Vatandaş arkamdan seslendi son bir kez; “Konsolosum!” “Buyurun” “Bir isteğiniz var mı bizlerden?” İşte Türk insanının en insani yönü. “Evet var” dedim. “Bir daha bu ülkeye dönmeyin!”

 

Ertesi sabah evimden aradı. Kayınpederinin evine yerleşmişler. Çocukları, hayatlarında ilk kez televizyon gördüklerinden, bütün gece ve sabaha kadar ekran başından kalkmamışlar. Sonra Türkiye’de verdiğim telefondan bizimkileri bulup minnet duygularını iletmişler. Benimle  ilgili bir sözleri, onlar için yaptığım her şeye değdi “Adam gibi Adam” Aradan dört yıl geçti. Her bayram arayıp minnet duygularını bildiriler.

 

İşte böyle değerli arkadaşlar. Böyle nice insanlar, nice kadınlar görüp geçirdim hayatımda.Her birinin ayrı yeri oldu.

 

Gelenek olduğu üzere bu kez de Süleyman Demirel’in bir sözüyle bitireyim: “Hayatta hiç bir sonuç başarının yerini tutmaz”

 

Singapur, 21 Ekim 2003

 

Anasayfa | Devrimciler | Mercimek | Café Venedik | EPİLOG | Atlılar | DAMBAŞI | Carpe diem | BOZKIRDA | Örtmenim

Yenilik: 24.02.09