|
EPİLOG
Libya’ya varışımın henüz ilk aylarıydı. Varşova
Büyükelçiliğine rotasyonla giden Büyükelçime sordum “Beyefendi, bu ülke ile
ilgili bize tavsiyeleriniz neler olabilir?” “Dünyanın en büyük çöp
yığınlarını göreceksin Trablus sokaklarına baktığında” dedi. “Ve evrenin en
güzel mavisini, gökyüzüne bakarsan eğer. Böyle bir mavi göremezsin başka
ülkelerde. Gerisi sana kalmış: İstersen yere bakan çöpü görürsün, istersen
göğe bakar güzel maviyi!” Trablus’ta hep göğe baktım. Hayatımdan endişe
ettiğim en zor anlarımda bile gök yüzüne bakmayı ihmal etmedim. Gökyüzü
gerçekten de hep inanılmaz maviydi orada.
KAÇAK
Libya’ya kaçak girmiş, bu da yetmiyormuş gibi 18 yıl kaçak
yaşamış bir vatandaşımız gelmiş, “elinizi ayağınızı öpeyim beni memleketime
gönderin” diye yalvarıyordu. Libya’nın beni en çok yıldıran bir sistemi
vardı, ülkeden çıkmak için “çıkış vizesi” gerekiyordu. Böyle bir vizeyi
almak için polise gittiğimizde, kaçak çalışanların vergi ödemeleri gerektiği
cevabını alıyorduk her zaman. Bu vergiler 10 ila 20 bin ABD Dolarını
buluyordu.
Trablus yabancılar polisine vardığımızda, taleplerimi
dinleyen emniyet amirinin şu sorusuyla karşılaştım “siz benim yerime
olsanız, ülkenize kaçak giren ve18 yıl kaçak yaşayan biri hakkında neler
düşünürdünüz?” Nezaket ve bayağı bir alttan alan, hatta azıcık da yalvaran
ifadelerle durumu geçiştirmeye çalıştım. Vatandaşın ifadesini almaları
gerektiğini söyledi. “Vatandaşımın haklarını korumak için yanında bulunmak
istiyorum” dedim. Zoraki kabul etti. Sorgulama sonucunda anılan vatandaşı
tutuklayarak hapse atmak zorunda olduklarını belirttiler. Yeraltındaki El
Judeidi hapishanesinde ikisi idamlık, 14’ü keyfi olarak tutuklanmış 16
vatandaş vardı. Günde tek öğün getirilen yemek, el arabasından hücrelerinin
önüne yere dökülüyordu ve bunu eleriyle yiyorlardı. Onları kurtarmaya
çalışırken, diğer bir vakaya karşı çıktım. “O zaman” dedi emniyet amiri “Bu
Türkü size zimmetliyorum. İşlemleri sonuçlanıncaya kadar gözden
kaybederseniz sizi sorumlu tutarım!” Çaresiz, işlemlerinin ne zaman
sonuçlanacağını bilmediğim vatandaşı kendi evimde süresiz misafir etmek
üzere yanıma aldım. Hayatımda ilk kez bir “insan” zimmetlenmişti üzerime!
DİLENCİ
Konsolosluk Şubesine geldiğimizde, bir Türk
kadının üç çocuğuyla birlikte günlerdir Ömer Muhtar Caddesinde dilendiğinin
ve apartman sahanlıklarında yattıklarının duyulduğunu söyledi azimli
memurumuz Mehmet Toktay. Bana zimmetlenen vatandaşa “gözden kaybolma, burada
kal” diyerek şehrin işlek caddesinin yolunu tuttuk. Bu caddeye açılan yollar
pek tekin değildi. Etraftaki çöp yığınlarını şöyle tarif edeyim: Araçla
üzerinden geçilemeyecek kadar büyüktü. Lüks bir arabadan indiğinizde, bir
bıçkının usturayla bağırsaklarınızı dağıtıp üzerinizde ne var ne yok alması
içten bile değildi. Ülkedeki bazı yabancı erkeklerin eşlerini alıp
kaçırmışlardı. Hiç birinden haber alınamamıştı zavallı kadınların. Böylesine
dehşet verici mekanlar işte!
Uzun aramalardan sonra biri kız, üç çocuğuyla sokakta
dilenen vatandaşımızı bulduk. Kendimi tanıttım. Bana güvenmelerini söyledim.
Kadının yüzünü bir görmenizi isterdim. -Bunu söylediğim için tanrı beni
bağışlasın- ilkel bir yaratık görünümündeydi. Konuşmuyordu. Çevredeki
Arapların şaşkın bakışları arasında bindiler arabama. Koruma memurumuz eli
tabancasının tetiğinde bekliyordu yanı başımızda. Ve onları da misafir edip
dertlerini dinlemek üzere evimde konuk ettim. Kadın, bir akrabasıyla
–amcasının oğluyla- evli. 23 yıldan beri Libya’dalar. Çocukları Türkiye’yi
görmemişler hayatlarında. Kadın da 23 yıldan beri görmemiş. Kocasının sağa
sola taktığı borç ve peşinden gelen acımasız dayaklardan yıldığı için
kendini sokağa atıp dilenmekten başka çaresi kalmamış. Bir süre evimde konuk
ettim onları. Ertesi sabah evime gelen hizmetçimin gözleri, hayatında ilk
kez denizaltı görmüş bir balık gibi yerinden fırlamıştı. İlerleyen zaman
içinde beklenmeyen misafirlerime yeni kıyafetler aldık ve sağlık
sorunlarının çözülmesine yardımcı olduk. Bu arada ben dahil hepimiz
bitlenmiştik. Hatta biraz da uyuz olmuşum doktoruma göre!
Daha sonraki günlerde vatandaşın kocasını da buldurduk.
Konsolosluk Şubesine çağırdık ve ona hatırı sayılır bir göz dağı verdim. Ev
sahibi, bakkal, manav... Çevresinde kim varsa geldi büroma ve onlara
borçların ödeneceğini söyledim.
Pasaportlarını uzattık. “Daha kolay yollardan” çıkış vizesi
alınması için Fizana gönderdim. Çocuklarını okula aldık. Kadını evine
gönderirken “sana elini kaldırırsa beni ara” dedim. Kocası korku ve
çaresizlik içinde bakıyordu bana.
Aradan zaman geçti. Bir sorun vardı! Hatta büyük bir sorun:
Çıkış vizesi alınması için Fizan’a gönderdiğimiz pasaportlar bir türlü
gelmek bilmiyordu. Meslektaşlarım bu meseleyi halletme yöntemim ile büyük
bir risk aldığımı söylediler. “Başka çare yoktu. Bu nedenle risk alınmış
sayılmaz dedim.”
Sonra ben gittim Fizana. Uçsuz bucaksız çöl boyunca 2 bin
kilometre araba kullanarak. Bu işi havale ettiğim başka bir vatandaşın
gırtlağını sıkıp aldım pasaportları. Tek sorun kalmıştı, beş kişilik ailenin
uçak bileti. Bir çekilişte bana isabet eden İstanbul gidiş-dönüş biletini
çift gidiş yaptırdım farkını ödeyerek. THY Müdürü Gürel Tuluy vardır. Halen
Kazakistan’da. Onu saygıyla anarım. Dedim ki “Gürel Bey, sizden üç bebek
bileti istiyorum ama bebeklerin yaşını sormayacaksınız. Havalimanında da
görmezden geleceksiniz bu bebekleri!” Güldü ve “Tamam.” Dedi.
Günlerden Perşembe idi. Yıllarca hava ambargosu altında
görev yaptıktan sonra, BM ambargosunun kalkmasıyla başlayan THY seferi Cuma
günü idi. Vatandaşın çocuklarını okuldan alıp evlerine gittim. Eşyalarını
toplamışlardı. Dedim ki “Bana bakın, eve kapanın ve yarın sabaha kadar
sokağa çıkmayın. Bu Türkiye’ye gidebilmeniz için son şansınız. Başınıza
beklenmedik bir olay gelmesin!” Hep bir ağızdan “Tamam!” dediler.
Cuma günü tatildir Libya’da. Sabah erkenden Büyükelçilik
koruma görevlisi –ismini yine saygıyla anarım- özel harekattan Cemil’i
aradım. “Vatandaşlar geldi mi?” “Sabahın altısından beri buradalar. Kahvaltı
hazırladık, çocuklardan birini ekmek almaya gönderdim!” dedi. “Keşke
göndermeseydin. Başına bir şey gelmese bari” dedim sonra gülmeye başladım.
İnsan paranoyak oluveriyor bu kadar olayla karşılaşınca, belli bir süre
sonra. Hiç unutmuyorum, Türkiye’ye döndüğümde telefonla konuşurken
dinlendiği şüphesini üzerimde atamadığım için hep temkinli davranmıştım
korkudan. Araba kullanırken büyük endişe: Takip ediliyor muyum? İçki
taşırken fobi! Trablus’ta neredeyse tüm Büyükelçilik mensuplarının evine
giren “esrarengiz” hırsızlar. Ben üç kez hırsız-istihbaratçılardan nasibimi
aldım. Benim evi benden iyi biliyorlardı. İnsanın evine hırsız girmesi,
yatak odası gibi en mahrem yerlere kadar süzülmesi gibi tiksinti verici bir
duygu olamaz hayatta! Beyaz çarşafımın üzerinde kirli parmak izlerini
görünce midem ayağa kalkmıştı!
Büyükelçiliğe vardım. Arabama eşyalarını yükledik. Trablus
Havalimanına kadar yol boyunca ağır silahlı kırmızı bereliler vardır. Belli
aralıklarla barikatlar kurarlar ve kontrol ederler araçları. Bir keresinde
neredeyse bizi öldüreceklerdi bir yanlış anlaşılma yüzünden. Korkudan
yüreğim ağzıma gelmişti. Araç diplomatik plakalı olduğu için genellikle
durdurmuyorlar. Zamanında bize ateş etme nedenleri, Kaddafi’nin konvoyu
geçecekmiş. Biz diplomatik plakaya güvenip devam etmiştik. Dur işaretini de
anlamayınca olan oldu! Araçla kontrol noktasına yanaştığımızda yan koltukta
oturan vatandaşı bir heyecan alıyordu. Hemen yüzüme bakıyordu. Ona güven
vermeye çalışıyordum, ama onun endişesi bana da sirayet emişti esasen.
Havalimanına geldik. Eşyalarını verip en önden koltuk numarası aldık.
Pasaportları bendeydi. Önce istihbarat kontrolüne girdiler.
Pasaporta ilk damga ininceye kadar yüreğim ağzımda istihbarat memurunun
yüzüne bakıyordum. Vatandaş da aynı endişeyle bana bakıyordu. Sonra
yabancılar polisi yeni damgalar. Bir kontrol daha... Derken artık önümüzde
son bir kontrol noktası vardı. Uçak girişindeki tetkik memuru. Uçağa
bindiğimizde vatandaş dönüp elimi öpmek istedi. İzin vermedim. “Konsolosum,
siz mi farklısınız, devletimiz mi değişti. Ne zaman yardım için müracaat
etsem ‘bize mi sorup geldin Libya’ya’ diyerek kovuyorlardı konsolosluktan”
“Almanya’daki Başkonsolosluklarda, devletin sıcak yüzünü ararken zamanında
bizler de yaşadık o zorlukları ve hayal kırıklıklarını, bugün yaşatmıyorum
insanlara” demedim elbette. “Gittiğinizde, bıraktığınızdan çok farklı bir
Türkiye bulacaksınız. Devletimiz istikrarlıca değişiyor” dedim. Ailecek
yerlerine oturdular. Kabin amirinden “özel ilgi göstermesini istedim.”
Hayatlarında ilke uçağa biniyorlardı. “Allah’a ısmarladık yolunuz açık olsun
dedim. Karı-koca ağlamaya başladılar” Kabin amiri bana bakıyordu soran
gözlerle: “Uzun hikaye. Boş verin!” dedim. Vatandaş arkamdan seslendi son
bir kez; “Konsolosum!” “Buyurun” “Bir isteğiniz var mı bizlerden?” İşte Türk
insanının en insani yönü. “Evet var” dedim. “Bir daha bu ülkeye dönmeyin!”
Ertesi sabah evimden aradı. Kayınpederinin evine
yerleşmişler. Çocukları, hayatlarında ilk kez televizyon gördüklerinden,
bütün gece ve sabaha kadar ekran başından kalkmamışlar. Sonra Türkiye’de
verdiğim telefondan bizimkileri bulup minnet duygularını iletmişler.
Benimle ilgili bir sözleri, onlar için yaptığım her şeye değdi “Adam gibi
Adam” Aradan dört yıl geçti. Her bayram arayıp minnet duygularını
bildiriler.
İşte böyle değerli arkadaşlar. Böyle nice insanlar, nice
kadınlar görüp geçirdim hayatımda.Her birinin ayrı yeri oldu.
Gelenek olduğu üzere bu kez de Süleyman Demirel’in bir
sözüyle bitireyim: “Hayatta hiç bir sonuç başarının yerini tutmaz”
Singapur, 21 Ekim 2003 |