|
DAMBAŞI
Uçmak beni hep sarhoş
etmiştir biraz...
Biraz bulanmıştır zihnim ve biraz da
açılmıştır bu vesile ile.
Tanrı mıdır, beni böyle şaşırtan,
heyecanlandıran,
insan mıdır, doğa mıdır?
Yoksa çocukluğumun gidiş gelişleri
arasında
sıkışıp kalmış
anlarım-anılarım mıdır?
BİR
FORUM PLATUM’DAKİ RÜZGAR SAATİ
Afrika
kıtası geniş bir plato üzerine kurulmuştur. Akdeniz veya okyanuslardan
içerilere doğru kısa bir süre deniz seviyesindeki dümdüz arazi boyunca
ilerledikten sonra yükseklik birden artar ve platonun tepesine çıkılır.
Yerliler platonun bulunduğu bölgeyi dağ anlamına gelen cebel olarak
tarif ediyorlar.
Sonbaharın, meşhur kuzey rüzgarlarını Akdeniz’den doğru estirdiği bir
mevsimde Tunus’a yolunuz düşerse tarihi Fenike ve Roma kültürünü birlikte
barındıran iki bin yıllık Dougga harabelerine uğrayın mutlaka. Kuzey
rüzgarıyla tozu savrulan mistik yağmura denk getirirseniz ziyaretinizi,
hayatınızda unutamayacağınız anılarınızdan birini yaşarsınız orada.
Yanınızda sevgiliniz, kalitesi pek de önemli olmayan bir şişe şarabı eksik
etmeyin ama. Böylesine uzun bir geçmişi olan şehir, ülkenin güneyine doğru
içerlerde, denizden ve böylece nemden uzak serin bir tepe üzerinde kurulmuş.
Kuytu köşelerde kalan tek mahallesi tarihin en eski sektörü ve böylece iki
bin yıllık şehirden de eski genelev. Buna karşılık Afrikalı insanların açık
artırma ile satıldığı köle pazarı şehir merkezi Capitol’un hemen yanı
başında. Satılık insanların dizildiği platform ile onları pazarlayan köle
tüccarlarının kürsüleri hala duruyor. Roma İmparatorluğu’nun vazgeçilmez
eğlencesi Arena gösterilerinde aslanlara yem olarak atılan meşhur
Gladyatörlerin kaynağı köle pazarları. Çaprazında şehir meydanı Forum
Platum ve burayı Capitol ile ayıran duvarın dibinde de kocaman
rüzgar saati vardır. Yönlere göre esen rüzgarların isimleri saat üzerine
kazınmış hala okunabiliyor. Bunlardan en kavurucu olanı Sahra çölünden esen
Güney Rüzgarı Gıbli. Bu kavurucu rüzgarın belini kıran tek rüzgar ise
Akdeniz’den esen buz gibi Kuzey Rüzgarı. Gıbli, çölün ortasında küçük
bir hortum gibi oluşmaya başlayıp, sonra da kızıl çöl kumlarını Sahra’dan
binlerce metre gökyüzüne taşıyacak çöl fırtınasına dönüşür. Gökyüzü kızıl
renge boyanır. Güneşin en çaresiz anlarından biridir. Bu kızıllığı yarıp da
ışık saçamaz yer yüzüne. Gıbli’nin esintileri yaz aylarında
Türkiye’nin güney sahillerine kadar uzanır ve böylece bizim oralarda bile
hava birden ısınır. Sonra Avusturya ve İtalya sınırındaki Alp dağlarının
tepelerine kadar çıkarır toz gibi ince çöl kumlarını. Sahra’dan kalkan
kızıllığın üzerine yağan karın rengi de kızıla çaldığı için, Alp dağlarında
yaşayan köylüler bunun farklı bir kar olduğunu düşünüp yüz yıllarca
bloody snow dermişler, yani kanlı kar!
1998
Ekiminin sonu ile Kasım ayının ilk haftalarına serpiştirilmiş sonbahar
günlerinde, sevgili Fabienne ile bir ucu Afrika’nın Kuzeyinden başlayan,
diğer ucu da Akdeniz ve Ege sahillerine kadar uzanan tur yapmaya karar
vermiştik.
Trablus’tan çıkıp da Afrika kıtasının kuzey sahillerini arşınlamaya
başladığımızda, göze çarpan en belirgin coğrafi özellik olan ve platoya
kadar uzanan dümdüz araziye paralel ilerliyorduk. Sahil boyunca yapılan
seyahatlerde bu monotonluğu bozan ve yolculara eşlik eden iki şey okaliptüs
ağaçları ile uçsuz bucaksız zeytin bahçeleri idi. Seyrek de olsa köylerden
geçilir. Yaşlıların tek sıra halinde kahve önünde oturduğu, kadınların
rengarenk kıyafetleri ile başlarının üzerinde bir şeyler taşıdığı ve
çocukların en pasaklı haliyle yol kenarında mutlu ve masumca oynaştığı küçük
küçük köyler.
Seyahat
boyunca bazen de kazığından kurtulmuş bir eşek fırlar zeytin bahçelerinin
içinden. Boynunda urganı arkasında sürünen demir kazığı ile şaşkın şaşkın
seğirtemeye başlar yol kenarında. Hayatı boyunca kazığa bağlı kalmaktan,
elde ettiği bir tutam özgürlükle ne yapacağını kestiremeyen eşek, belki de
umarsız kamyonlardan birinin altına girecek diye endişe ederdik. Böylece
arabayı durdurup zeytin ağaçlarından birine bağlardık onu tekrar.
Bir
akşam vakti vardık İstanbul’a. Buradan seyahatimizin başlangıç noktası
Antalya’ya devam ettik. İstanbul’dan uçağa binip de havalandıktan kısa bir
süre sonra pilotumuzun anonsunu duyduk; “Sayın yolcularımız şu anda
İstanbul Boğazı üzerinde ve alçak irtifada seyrediyoruz, sol kanat hizasında
beliren Boğaz Köprüsünün güzelliğini kaçırmayın...”
Türkiye, Batıdan gelindiğinde hasret giderilen bir memleket, anavatan;
Afrika’dan gelindiğinde ise her şey! Son model uçağımız seyir irtifasına
yükseldikten sonra akşam yemeği ikram edilen tepsinin üzerindeki kartpostalı
gösterdi Fabienne. Siyah beyaz fotoğraf Cumhuriyetin ilk yıllarında
çekilmiş. İstanbul semalarında uçan pırpırlı kırık dökük bir uçak ve
kuyruğunda Türk bayrağı. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki İstanbul ise bir
imparatorluk başkenti değil artık. Unvanı elinden alınmış güzellik kraliçesi
gibi şaşkın ve hüzünlü. Fotoğrafın üzerinde bir not: “Önce bu resme
bakın, sonra çevrenize; Cumhuriyetin kıymetini daha iyi anlayacaksınız!”
Seyahat boyunca Türkiye’nin güney ve batı sahillerinin hem iklimi hem de
coğrafyası değişiyor ve renkten renge bürünüyordu insanlar, evler, kıyılar.
İKİ
YEŞİL TOPRAKLI DAMLAR
“Evet!
Zaman geçtikçe her şey değişiyor.” Dedim Fabienne’ye. Sonra devam ettim
“Biliyor musun, gittiğim ülkelerde çevremi incelerken evlere çok dikkat
ederim. Binlerce yıllık harabeleri gezerken de, gecekondular ve barakalar
arasındaki sokaklarda yürürken de büyülenirim evleri seyrederken. Kültürün
aynasıdır evler; insanoğlunun mağara serüveniyle başlayan ilk ve en ilkel
ihtiyacı! Nasıl yapılırlar, hangi ihtiyaca göre inşa edilirler? Örneğin
Afrika’daki evlerin çatısı yok. Çünkü Ekvator kuşağının iki yanına serpilmiş
bu kıtada kar ancak bir mucize olursa yağıyor. İsviçre’de ise çatılar
neredeyse yere değecek kadar uzun ve dimdik. Yoğun karın ağırlığından bir an
önce kurtulmak için geliştirilmiş bir mimari ayrıntı. Almanya’daki evlerin
çatıları bölge bölge değişiyor. Kar yağışının yoğunluğuna göre. Kimisi uzun,
kimisi küt. Hindistan’da geniş borular bile bir kaç aileyi barındırmaya
yetiyor. Sahra çölündeki insanlar için bir yük konteynırı veya dört parça
teneke potansiyel bir ev. Türkçe’de çok güzel ifade edilmiş bu; başını
sokacak bir dam... İnsanoğlunun tarih boyunca doğayla ve yoksullukla baş
edebilmek için geliştirdiği zorunlu mimari ayrıntılar.” Sonra şu cümle
üzerinde tekrar durdum: “Başını sokabilecek bir dam... Dambaşı!
Bizim köyden ve çocukluğumdan süzülüp gelen bir kavram. ‘Damın başı’ndan
türemiş belli ki. Dambaşlarının şeklini belirleyen başlıca
koşullar bunlar olmuş şüphesiz; ihtiyaç, zenginlik ve yokluk!”
Sonra
bizim köyü düşündüm. Acaba bizim köyün dambaşları hangi kültürün ve
zorunluluğun birikimi olarak kondurulmuştu dağların arasındaki ve
yamaçlardaki evlerin tepesine?
Tarihin
yapraklarını şöyle biraz geri çevirelim parmağımızı tükürükleyip. Göz
kapaklarıma ilk vuran görüntü köyün merkezine yakın evimizin girişindeki
kocaman çatal kapının üzerindeki kiremitle kaplı duldalık. Buna karşın evin
damı tamamen toprak. Yeşil renkli bir toprak bu. Köyün diğer evlerinde
olduğu gibi yağmuru yediği anda yoğunlaşıp taş gibi oluyor ve sızıntıyı
önemli ölçüde engelliyor. Damın içine sızan kar veya yağmur sularının önü,
tavana gerilmiş naylon branda ile kesiliyor. Branda, zaman içinde üzerinde
biriken yağmur sularının ağırlığıyla esneyip, tersine bir kubbe oluşturuyor
odaların tavanlarında. Yağmur sularına yenik düşüyor sonunda ve kulağımıza
gelen bildik bir ses tıp... tıp... tıp... Çoğunlukla salonun ortasında,
sobanın sağına soluna yerleştirilmiş kimi emaye, kimi kalaylı bakır kapların
içine düşen damlalar. Sobanın üzerinde fokur fokur kaynayan çayın kokusu ile
sarma tütün dumanlarının kış sohbetlerine, yarenliklere karışıp duvarlarına
sindiği odanın müdavimi, ayrılmaz parçası yağmur suyu dekorları. Sanki bir
oda orkestrası. Kaplar doldukça, damlalar sıklaştıkça notalar ve vuruşlar da
kalınlaşıyor. Gitar çalarken do majör tiranda vuruşuyla boşalan teller
gibi...
Yeşil
topraklı dam inşa etmek zaman içinde bizim kültürümüzün bir parçası olmuştu.
Bununla birlikte, toprak dam bizim yörenin iklim koşullarına uygun değildi.
Kiremitli damın ise köylülerin bütçesine pek uygun düşmediğini söylemek
gerekir. Uygunsuzluklar arasında yeşerip gelişmiş bir dambaşı
kültürü. Doğaya en uyumlu yaratık insanın çaresiz buluşu.
Cerbe
adasında tanıştığım Arap tarihçi anlatmıştı; Tunus, zamanında bir Osmanlı
Beylerbeyliği iken, imparatorluğun maddi imkansızlıkları nedeniyle cami
minareleri küçük ve köşeli yapılırmış. Minarenin tepesine de su şebekesinin
depoları inşa edilirmiş. Tamamen parasızlıktan kaynaklanan bu mimari
uygulama, günümüzde Tunus’un cami minaresi yapımında esas aldığı bir estetik
özellik. Cami minareleri küçük ve tepelerinde su yok artık ama depo hala bir
gelenek olarak ilave ediliyor. Bir başka deyişle, Dalakçı’dan Afrika’nın
Cerbe adasına kadar baktığımızda, bazı kültürel oluşumların insanların
yokluğundan salgılandığını görebiliyoruz.
Yokluk,
çaresizlik! İnsanoğlunun varoluşuyla birlikte boynuna takılmış en kalın
halka... Çocuklar, büyükler için hayatın vazgeçilmez dramı olan zor
günlerden, yokluklardan mutlaka bir eğlence çıkarmasını bilir ve çocuk
olmanın en güzel yanlarından biridir bu. Bizim için toprak damların en
eğlenceli tarafı üzerinde oynanan oyunlardı elbette. Küçük bir çocuk için
yükseğe çıkmak ve etrafta ebabil kuşları çığlık çığlığa bu sevince ortak
olurken köyü tepeden seyredip oynamak kadar keyifli bir şey olamaz. Ebabil
kuşlarının bir bacağı kısadır. Bu nedenle, orantısız bacaklarıyla dengeyi
sağlayıp da havalanmak için yeterince hızlanamadıklarından yere konamazlar
asla. Kanatlarını açıp, damlardan veya ağaçlardan bırakırlar kendilerini
boşluğa ve öylece uçmaya başlarlar. Ebabillere en yakın olduğumuz yer
damlardı ve bizim için önemli bir ayrıcalıktı onlara böylesine yakın
olabilmek. Damın başında kendimizden geçmiş vaziyette oynaşıp dururken,
bazen de haşarı bir çocuk gizlice çekiverir merdiveni altımızdan ve bizler
baykuş gibi, bir yolunu bulup ininceye kadar günümüzü orada geçirirdik
çaresiz.
Kış
günleri damlardan kar sıyıran büyükleri izlemek zevkli bir işti.
Pantolonlarını koyun yününden örülme upuzun beyaz patiklerinin içine
sıkıştırmış vaziyette, şapkalarının altında geçirerek boyunlarına
doladıkları atkılarıyla, yüzleri soğuktan pancar kıvamını almış olarak
sürerlerdi karı. Damdan sıyrılan lapa lapa karların altına geçerdik hemen.
Sonra tanıdık eller asılırdı kulağımıza ve çekerdi bizi karın altından
“üşütüp başıma bela olacaaan!” Ardından damlara koşar salıverirdik
kendimizi adam boyu karın üzerine, tıpkı özendiğimiz ebabil kuşları gibi
yüksekten kanat çırparak.
Damların yapımında kullanılan toprak çoğunlukla Dalgara’nın girişindeki
dereden getirilirdi. Bu derenin bir özelliği vardır; kışın eriyen kar suları
veya mevsime göre yağan yağmurlar, dağlardaki toprağın özünü sürer buradaki
yatağa. Tapan Mehmet veya Tapan Ahmet amcalar dere yatağından kazılan
yemyeşil toprağı at arabaları ile ihtiyaç sahiplerine taşırlardı. Tapan
Ahmet amcanın arabasını iki at çekerdi. Bu kocaman sevimli hayvanları
hayranlıkla izlerdik. Bir yandan boyunlarına asılı torbalardan iştahla
yerken arpayla karıştırılmış samanı, aynı anda kuyruklarının etrafında
uçuşan sinekleri kovalamak için bir o yana bir bu yana savururlardı
püsküllerini. Kulakları, başları sürekli hareket halindeydi. Arada bir
somurturlar, kişnerler ve sağ ayaklarıyla da toprağı eşelerler tap... tap...
tap... Bunca hareketi tek kalemde nasıl yaparlar diye sorardım kendi
kendime. Sonra atların önüne geçer onları taklit ederdik, tap... tap...
tap... Köyümüze gelen nalbandın, turkuvaz renkli motosikletinin arkasındaki
heybelerden çıkardığı parlak demir nalları nasıl olup da tırnaklarına
çivilediğini hayret dolu bakışlarla seyrederdik, cenaze taşının bulunduğu
meydanda. Nal çivisi tırnağının bir ucundan girer, diğer ucundan çıkar ve
fazlası kerpeten ile kırpılırdı. Çivinin atın ayağına saplandığını düşünür
de ürperirdik hep.
Toprak
damlar, alt yapısını oluşturan ağaç iskeletinin üzerine oturtulurdu. Bu
iskeletin ağırlığı, damın yükünü de gövdesinde toplayan kalın orta direk
üzerinde yoğunlaşırdı. Tel eleklerden elendikten sonra samanla karıştırılıp
çamur haline getirilen yeşil toprak, bu ağaç iskeletinin üzerine serilen
hasıra dercedilir ve yayılırdı. Damın kenarı, ortasına oranla daha
kabarıktı. Bunun nedeni, yağmur sularının damın ortasında birikmesini
sağlamak ve bunları eve sızmadan kısa yoldan tahliye edebilmekti.
Saçaklardan, toprağın sızmasını engellemek için hasır üzerine serpilen ekin
sapları sarkardı. Geçen zaman içinde renkleri sararmış olurdu sapların. Son
olarak çamur zemin üzerine bir kat naylon branda çekilir ve yüzeyine toprak
serpilirdi. Damın köşelerine ve her köşenin ortasına çörtenler
yerleştirilirdi. Çörtenlerin ham maddesi Mucur’dan alınan kışlık sıvı yağ
tenekeleriydi. Tenekeler özenle kesilir, tersi çevrilir ve dikdörtgen
biçiminde kıvrılarak yerleştirilirdi dama. Çörtenin işlevi, dambaşında
biriken yağmur ve kar sularının tahliyesiydi elbette.
Zaman
içinde köyümüzde toprak dama karşı başkaldırı silsilesi yaşandı. Yeni
yapılan evlere kiremit çatılar döşendi kırmızı kırmızı. Eski evlerin toprak
damları birer birer sökülüp yerlerine kiremitler çatıldı. Köyde ev tarif
edilirken kiremitli olanlar bir referans noktasıydı geçmiş zamanda.
Kiremitli ev sahibi olmak önemli bir ayrıcalık verdi köylülere. Sonra bu
tekel kırıldı ve herkesin kiremitli bir evi oldu.
Kiremit
damlar kültürümüzde bazı değişikliklere yol açtı gün geçtikçe ve sayıları
arttıkça. Örneğin düğünlerde bayrak kaldırma adeti, toprak dama saplanan
bayrak direği ile daha kolay uygulanırken, aynı bayrak uzun bir zaman
yakışmadı kiremitli çatıya; bayrağı dikmek bir daha mümkün olmadı da zaten!
Ya da düğünlerin vazgeçilmez adeti “kelle atma” tarihe karıştı kiremitli
damlarla beraber.
Almancılar, para biriktirip köye döndüklerinde ilk iş olarak ana-babalarının
evlerine kiremit çatı yaptırdılar; tabi hayatları toprak damın altında
tükenip gitmemiş ve kendileri de çoktan toprağa karışmamışlar ise yaşlı
ana-babaların!
ÜÇ
DELİ RAMADAN’IN İLK KİREMİTLİ EYLEMİ
Gezip
dolaştığım yerlerde evlere bakarım hala. Uçarken yukarıdan bakıp da gördüğüm
tek şey çatılar elbette. Bunların altındaki evleri ancak varsayabiliyorum.
Ve tabii ki bu evlerde yaşayan insanların hayatını hayal ediyorum hemen.
Çatılar
anısını karalarken yetmişli yılların başına doğru indim birden. Tıpkı dibi
görünmeyen okyanusta aletli dalış yapmak gibi. Sırtımdaki yeleğin içindeki
havayı aniden boşaltıp, beklenmedik bir hızla farklı, masmavi bir dünyada
buluverdim kendimi. Böylece anılarımda yer eden bir görüntüye ulaştım
mavinin derinliğinde.
Dedim
ya, köyde yetmişli yılların ilk yarısı. Sokaklarda bildik, kalın ama nedense
kadifemsi bir ses dolanıyor... “Afffeeee Aanaaammm...” Haftalık
sakalları, saf bakışları ve gömleğinin içinde biriktirdiği kilolarca çaput
karnı burnunda ve en sevimli hali ile Ramazan (Deli Ramadan). Belki uzun
uzun yazarım onu da ileride. Kiremit kelimesi bende hep Deli Ramadan’ı
çağrıştırır. Bu gerçek, çocukluk anılarının ne kadar vazgeçilmez olduğunun
önemli bir göstergesi. Sevgiden başka olumsuz duygulardan esirgemeli
çocukları.
Köyümüzün o güzel ilkbahar sabahlarından biriydi. Güneşli tatlı sert bir
hava. Annem, duldalığı kiremit döşeli çatal kapımızın altında oturmuş turfan
yayıyordu. İncecik bedeni üzerinde, siyah benekli kırmızı kazağı, bulanık
yeşil eteğini altına toplamış halini unutmak mümkün değil. Birden sert bir
cisim uçtu havada ve gelip annemin kafasına çakıldı. Bembeyaz tülbendi kana
bulandı. İki eliyle kafasını tutarak ağlamaya başladı. Annem ağlarken
küllüğün köşesinden Deli Ramadan belirdi. Bizim çatıdan düşen kırık kiremit
parçasını fırlatmıştı annemin başına. Bir süre yandan ikimizi seyretti boş
bakışlarla. Yerden bir kaç taş daha alıp nedensizce üzerimize savurabilirdi
her an. Bunu yapmadı. Bizi bir süre daha öylece seyredip tedirgin adımlarla
dar bir sokaktan köy meydanına doğru indi.
Annemin
kafasını yaran ve hayatı boyunca tepesinde taşıdığı, sonraları da kendisine
Kelkız lakabının verilmesine vesile olacak izi bırakan kiremit
parçasını alıp inceledim uzun uzun. Deli Ramadan daha çok taşlamayı severdi.
Onun için yeni bir şey olmalıydı kırık kiremit parçası. Belki de büyük bir
buluş...
İşte
yine bir sonbahar sabahı, Güney Amerika’da soluklanan bitmez seyahatimin
sonuna doğru, uçağımız Rio de Janerio’ya inmek üzere süzülürken, tepeden
gördüğüm evlere baktım. O an Çatılar olarak düşündüğüm, sonra
yazdıkça Dambaşı şeklinde değiştirdiğim anıyı karalamadan önce
aşağıdaki satırları düştüm günlüğüme.
Dünyanın öbür ucunda kalan sevgili Deli Ramadanımızın ilk kiremitli
eyleminden ve annemin göz yaşlarından esinlenerek...
Singapur, 03 Aralık 2003 Çarşamba
DÖRT
GİTMEK VE DÖNMEK
“Uçmak hep sarhoş
etmiştir beni biraz. Biraz bulanmıştır zihnim ve biraz da açılmıştır bu
vesile ile. Tanrı mıdır, beni böyle şaşırtan, heyecanlandıran, insan mıdır,
doğa mıdır, yoksa çocukluğumun gidiş gelişleri arasında sıkışıp kalmış
anlarım-anılarım mıdır?
Evrenin
küçüklüğünün içine sığdırdığı doluluk ve yoğunluk asıl kocamaaan olan. Ve
ben uçarken, arasındayken yer ile göğün, altımdayken uçsuz bucaksız deniz,
toprak, üstümdeyken gök bulut, Küçük müyüm aslında, yoksa, ben miyim evren o
anda?
Evler yukarıdan
sıra sıra, bir bir ama binlerce. Cık! Düşünmüyorum her birinde farklı bir
hikaye var diye, aynıdır yaşadıkları. Ya da farklıdır belki ancak, yukarıdan
göründükleri kadar...
Hikayeyi farklı
kılan süsleridir çok zaman. Hissettiğini hissediş seklin, yoğunluğun,
durgunluğun ya da coşkunun ayırdığı insan çok az gibi geliyor bana. Bu
tekdüzelik canımı sıkıyor. Hayata dair hayalimin ihtişamının ahengini
bozuyor. İnsanlardan sıkılmamın sebebi bu; artık beni şaşırtmıyor olmaları,
ya da çok zaman aynılıklarına ve/veya bayağılıklarına şaşırıyor olmam.
Yabancı olma
isteği bu yüzden var içimde sıklıkla, tüm yüzlere, tüm şehirlere... O zaman
kendimi daha az yalnız hissediyorum gerçeğin aksine... O zaman daha
renkleniyor dünyam, düşüm. Bu yüzden bitmek bilmez gitme isteğim.
Peki ya dönme
isteğim niye? Yine aynı sebep; yabancılaştığım ve kendimi açmak istemediğim
o yüzler, o köy. Küçük, dağınık -belki de aslında olmayan- düzenim.
Bilinmek, sevilmek, özlenmek... Giderken kaçmak istediğim ne varsa, onlar
döndüğümde bulmak istediğim...
İçim sıkılıyor ya
böööyle kalmaktan, uzuuunca kalmış olmaktan, alışmaktan, ait olmaktan. O
yüzden rahatlıyorum öööylesine yolcu olmaktan... Yine öylesine sıkılıyorum
yabancılıktan ve soluklanıyor içim evimin, yaşanmışlığımın, annemin kokusunu
aldığımda, bir dosta sarıldığımda, köyün son yokuşunu aşıp üzüm bağlarının
ilk yeşillerini gördüğümde...
Kavuşmak bu yüzden
anlamlı, alışmak aynı nedenden korkutucu! İçini, ruhunu soymak karşındakine
bu yüzden te-red-düt-lü...
Uçarken, yoldayken
yoksun çünkü tam olarak , varmamışsın, durmamışsın, yoooksun! Gözden
geçirebilirsin yani, sessiz kalabilirsin, şaşırabilirsin ya da
alışabilirsin. Ya da alıştıklarına şaşırabilirsin giderken, o esnada. Yoksun
ya o anda, yok olma hayalleri kurabilirsin, yokluğunu varsayabilirsin,
yokluğunda olanları düşünebilirsin ve sarsılabilirsin bu nedenle. Ve sonunda
yoktan varolabilirsin ...
Yani ne biliyim!
Gitmek ve dönmek,
başlamak gibi gelir
bana hep...
Hem yeniden, hem
kaldığın yerden..."
Rio de Janerio semaları, 28 Eylül
2000 Perşembe |