DALAKÇI GENÇLİK DAMBAŞI

24.02.09

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

DAMBAŞI

                                                           Uçmak beni hep sarhoş etmiştir biraz...

Biraz bulanmıştır zihnim ve biraz da

açılmıştır bu vesile ile.         

Tanrı mıdır, beni böyle şaşırtan, heyecanlandıran,

insan mıdır, doğa mıdır?

Yoksa çocukluğumun gidiş gelişleri arasında

sıkışıp kalmış anlarım-anılarım mıdır?

BİR

FORUM PLATUM’DAKİ RÜZGAR SAATİ

Afrika kıtası geniş bir plato üzerine kurulmuştur. Akdeniz veya okyanuslardan içerilere doğru kısa bir süre deniz seviyesindeki dümdüz arazi boyunca ilerledikten sonra yükseklik birden artar ve platonun tepesine çıkılır. Yerliler platonun bulunduğu bölgeyi dağ anlamına gelen cebel olarak tarif ediyorlar.

Sonbaharın, meşhur kuzey rüzgarlarını Akdeniz’den doğru estirdiği bir mevsimde Tunus’a yolunuz düşerse tarihi Fenike ve Roma kültürünü birlikte barındıran iki bin yıllık Dougga harabelerine uğrayın mutlaka. Kuzey rüzgarıyla tozu savrulan mistik yağmura denk getirirseniz ziyaretinizi, hayatınızda unutamayacağınız anılarınızdan birini yaşarsınız orada. Yanınızda sevgiliniz, kalitesi pek de önemli olmayan bir şişe şarabı eksik etmeyin ama. Böylesine uzun bir geçmişi olan şehir, ülkenin güneyine doğru içerlerde, denizden ve böylece nemden uzak serin bir tepe üzerinde kurulmuş. Kuytu köşelerde kalan tek mahallesi tarihin en eski sektörü ve böylece iki bin yıllık şehirden de eski genelev. Buna karşılık Afrikalı insanların açık artırma ile satıldığı köle pazarı şehir merkezi Capitol’un hemen yanı başında. Satılık insanların dizildiği platform ile onları pazarlayan köle tüccarlarının kürsüleri hala duruyor. Roma İmparatorluğu’nun vazgeçilmez eğlencesi Arena gösterilerinde aslanlara yem olarak atılan meşhur Gladyatörlerin kaynağı köle pazarları. Çaprazında şehir meydanı Forum Platum ve burayı Capitol ile ayıran duvarın dibinde de kocaman rüzgar saati vardır. Yönlere göre esen rüzgarların isimleri saat üzerine kazınmış hala okunabiliyor. Bunlardan en kavurucu olanı Sahra çölünden esen Güney Rüzgarı Gıbli. Bu kavurucu rüzgarın belini kıran tek rüzgar ise Akdeniz’den esen buz gibi Kuzey Rüzgarı. Gıbli, çölün ortasında küçük bir hortum gibi oluşmaya başlayıp, sonra da kızıl çöl kumlarını Sahra’dan binlerce metre gökyüzüne taşıyacak çöl fırtınasına dönüşür. Gökyüzü kızıl renge boyanır. Güneşin en çaresiz anlarından biridir. Bu kızıllığı yarıp da ışık saçamaz yer yüzüne. Gıbli’nin esintileri yaz aylarında Türkiye’nin güney sahillerine kadar uzanır ve böylece bizim oralarda bile hava birden ısınır. Sonra Avusturya ve İtalya sınırındaki Alp dağlarının tepelerine kadar çıkarır toz gibi ince çöl kumlarını. Sahra’dan kalkan kızıllığın üzerine yağan karın rengi de kızıla çaldığı için, Alp dağlarında yaşayan köylüler bunun farklı bir kar olduğunu düşünüp yüz yıllarca bloody snow dermişler, yani kanlı kar!

1998 Ekiminin sonu ile Kasım ayının ilk haftalarına serpiştirilmiş sonbahar günlerinde, sevgili Fabienne ile bir ucu Afrika’nın Kuzeyinden başlayan, diğer ucu da Akdeniz ve Ege sahillerine kadar uzanan tur yapmaya karar vermiştik.

Trablus’tan çıkıp da Afrika kıtasının kuzey sahillerini arşınlamaya başladığımızda, göze çarpan en belirgin coğrafi özellik olan ve platoya kadar uzanan dümdüz araziye paralel ilerliyorduk. Sahil boyunca yapılan seyahatlerde bu monotonluğu bozan ve yolculara eşlik eden iki şey okaliptüs ağaçları ile uçsuz bucaksız zeytin bahçeleri idi. Seyrek de olsa köylerden geçilir. Yaşlıların tek sıra halinde kahve önünde oturduğu, kadınların rengarenk kıyafetleri ile başlarının üzerinde bir şeyler taşıdığı ve çocukların en pasaklı haliyle yol kenarında mutlu ve masumca oynaştığı küçük küçük köyler.

Seyahat boyunca bazen de kazığından kurtulmuş bir eşek fırlar zeytin bahçelerinin içinden. Boynunda urganı arkasında sürünen demir kazığı ile şaşkın şaşkın seğirtemeye başlar yol kenarında. Hayatı boyunca kazığa bağlı kalmaktan, elde ettiği bir tutam özgürlükle ne yapacağını kestiremeyen eşek, belki de umarsız kamyonlardan birinin altına girecek diye endişe ederdik. Böylece arabayı durdurup zeytin ağaçlarından birine bağlardık onu tekrar.

Bir akşam vakti vardık İstanbul’a. Buradan seyahatimizin başlangıç noktası Antalya’ya devam ettik. İstanbul’dan uçağa binip de havalandıktan kısa bir süre sonra pilotumuzun anonsunu duyduk; “Sayın yolcularımız şu anda İstanbul Boğazı üzerinde ve alçak irtifada seyrediyoruz, sol kanat hizasında beliren Boğaz Köprüsünün güzelliğini kaçırmayın...”  

Türkiye, Batıdan gelindiğinde hasret giderilen bir memleket, anavatan; Afrika’dan gelindiğinde ise her şey! Son model uçağımız seyir irtifasına yükseldikten sonra akşam yemeği ikram edilen tepsinin üzerindeki kartpostalı gösterdi Fabienne. Siyah beyaz fotoğraf Cumhuriyetin ilk yıllarında çekilmiş. İstanbul semalarında uçan pırpırlı kırık dökük bir uçak ve kuyruğunda Türk bayrağı. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki İstanbul ise bir imparatorluk başkenti değil artık. Unvanı elinden alınmış güzellik kraliçesi gibi şaşkın ve hüzünlü. Fotoğrafın üzerinde bir not: “Önce bu resme bakın, sonra çevrenize; Cumhuriyetin kıymetini daha iyi anlayacaksınız!”

 Seyahat boyunca Türkiye’nin güney ve batı sahillerinin hem iklimi hem de coğrafyası değişiyor ve renkten renge bürünüyordu insanlar, evler, kıyılar.

İKİ

YEŞİL TOPRAKLI DAMLAR

“Evet! Zaman geçtikçe her şey değişiyor.” Dedim Fabienne’ye. Sonra devam ettim “Biliyor musun, gittiğim ülkelerde çevremi incelerken evlere çok dikkat ederim. Binlerce yıllık harabeleri gezerken de, gecekondular ve barakalar arasındaki sokaklarda yürürken de büyülenirim evleri seyrederken.  Kültürün aynasıdır evler; insanoğlunun mağara serüveniyle başlayan ilk ve en ilkel ihtiyacı! Nasıl yapılırlar, hangi ihtiyaca göre inşa edilirler? Örneğin Afrika’daki evlerin çatısı yok. Çünkü Ekvator kuşağının iki yanına serpilmiş bu kıtada kar ancak bir mucize olursa yağıyor. İsviçre’de ise çatılar neredeyse yere değecek kadar uzun ve dimdik. Yoğun karın ağırlığından bir an önce kurtulmak için geliştirilmiş bir mimari ayrıntı. Almanya’daki evlerin çatıları bölge bölge değişiyor. Kar yağışının yoğunluğuna göre. Kimisi uzun, kimisi küt. Hindistan’da geniş borular bile bir kaç aileyi barındırmaya yetiyor. Sahra çölündeki insanlar için bir yük konteynırı veya dört parça teneke potansiyel bir ev. Türkçe’de çok güzel ifade edilmiş bu; başını sokacak bir dam... İnsanoğlunun tarih boyunca doğayla ve yoksullukla baş edebilmek için geliştirdiği zorunlu mimari ayrıntılar.” Sonra şu cümle üzerinde tekrar durdum: “Başını sokabilecek bir dam... Dambaşı! Bizim köyden ve çocukluğumdan süzülüp gelen bir kavram. ‘Damın başı’ndan türemiş belli ki. Dambaşlarının şeklini belirleyen başlıca koşullar bunlar olmuş şüphesiz; ihtiyaç, zenginlik ve yokluk!”

Sonra bizim köyü düşündüm. Acaba bizim köyün dambaşları hangi kültürün ve zorunluluğun birikimi olarak kondurulmuştu dağların arasındaki ve yamaçlardaki evlerin tepesine?

Tarihin yapraklarını şöyle biraz geri çevirelim parmağımızı tükürükleyip. Göz kapaklarıma ilk vuran görüntü köyün merkezine yakın evimizin girişindeki kocaman çatal kapının üzerindeki kiremitle kaplı duldalık. Buna karşın evin damı tamamen toprak. Yeşil renkli bir toprak bu. Köyün diğer evlerinde olduğu gibi yağmuru yediği anda yoğunlaşıp taş gibi oluyor ve sızıntıyı önemli ölçüde engelliyor. Damın içine sızan kar veya yağmur sularının önü, tavana gerilmiş naylon branda ile kesiliyor. Branda, zaman içinde üzerinde biriken yağmur sularının ağırlığıyla esneyip, tersine bir kubbe oluşturuyor odaların tavanlarında. Yağmur sularına yenik düşüyor sonunda ve kulağımıza gelen bildik bir ses tıp... tıp... tıp... Çoğunlukla salonun ortasında, sobanın sağına soluna yerleştirilmiş kimi emaye, kimi kalaylı bakır kapların içine düşen damlalar. Sobanın üzerinde fokur fokur kaynayan çayın kokusu ile sarma tütün dumanlarının kış sohbetlerine, yarenliklere karışıp duvarlarına sindiği odanın müdavimi, ayrılmaz parçası yağmur suyu dekorları. Sanki bir oda orkestrası. Kaplar doldukça, damlalar sıklaştıkça notalar ve vuruşlar da kalınlaşıyor. Gitar çalarken do majör tiranda vuruşuyla boşalan teller gibi...

Yeşil topraklı dam inşa etmek zaman içinde bizim kültürümüzün bir parçası olmuştu. Bununla birlikte, toprak dam bizim yörenin iklim koşullarına uygun değildi. Kiremitli damın ise köylülerin bütçesine pek uygun düşmediğini söylemek gerekir. Uygunsuzluklar arasında yeşerip gelişmiş bir dambaşı kültürü. Doğaya en uyumlu yaratık insanın çaresiz buluşu.

Cerbe adasında tanıştığım Arap tarihçi anlatmıştı; Tunus, zamanında bir Osmanlı Beylerbeyliği iken, imparatorluğun maddi imkansızlıkları nedeniyle cami minareleri küçük ve köşeli yapılırmış. Minarenin tepesine de su şebekesinin depoları inşa edilirmiş. Tamamen parasızlıktan kaynaklanan bu mimari uygulama, günümüzde Tunus’un cami minaresi yapımında esas aldığı bir estetik özellik. Cami minareleri küçük ve tepelerinde su yok artık ama depo hala bir gelenek olarak ilave ediliyor. Bir başka deyişle, Dalakçı’dan Afrika’nın Cerbe adasına kadar baktığımızda, bazı kültürel oluşumların insanların yokluğundan salgılandığını görebiliyoruz.

Yokluk, çaresizlik! İnsanoğlunun varoluşuyla birlikte boynuna takılmış en kalın halka... Çocuklar, büyükler için hayatın vazgeçilmez dramı olan zor günlerden, yokluklardan mutlaka bir eğlence çıkarmasını bilir ve çocuk olmanın en güzel yanlarından biridir bu. Bizim için toprak damların en eğlenceli tarafı üzerinde oynanan oyunlardı elbette. Küçük bir çocuk için yükseğe çıkmak ve etrafta ebabil kuşları çığlık çığlığa bu sevince ortak olurken köyü tepeden seyredip oynamak kadar keyifli bir şey olamaz. Ebabil kuşlarının bir bacağı kısadır. Bu nedenle, orantısız bacaklarıyla dengeyi sağlayıp da havalanmak için yeterince  hızlanamadıklarından yere konamazlar asla. Kanatlarını açıp, damlardan veya ağaçlardan bırakırlar kendilerini boşluğa ve öylece uçmaya başlarlar. Ebabillere en yakın olduğumuz yer damlardı ve bizim için önemli bir ayrıcalıktı onlara böylesine yakın olabilmek. Damın başında kendimizden geçmiş vaziyette oynaşıp dururken, bazen de haşarı bir çocuk gizlice çekiverir merdiveni altımızdan ve bizler baykuş gibi, bir yolunu bulup ininceye kadar günümüzü orada geçirirdik çaresiz.

Kış günleri damlardan kar sıyıran büyükleri izlemek zevkli bir işti. Pantolonlarını koyun yününden örülme upuzun beyaz patiklerinin içine sıkıştırmış vaziyette, şapkalarının altında geçirerek boyunlarına doladıkları atkılarıyla, yüzleri soğuktan pancar kıvamını almış olarak sürerlerdi karı.  Damdan sıyrılan lapa lapa karların altına geçerdik hemen. Sonra tanıdık eller asılırdı kulağımıza ve çekerdi bizi karın altından “üşütüp başıma bela olacaaan!” Ardından damlara koşar salıverirdik kendimizi adam boyu karın üzerine, tıpkı özendiğimiz ebabil kuşları gibi yüksekten kanat çırparak.

Damların yapımında kullanılan toprak çoğunlukla Dalgara’nın girişindeki dereden getirilirdi. Bu derenin bir özelliği vardır; kışın eriyen kar suları veya mevsime göre yağan yağmurlar, dağlardaki toprağın özünü sürer buradaki yatağa. Tapan Mehmet veya Tapan Ahmet amcalar dere yatağından kazılan yemyeşil toprağı at arabaları ile ihtiyaç sahiplerine taşırlardı. Tapan Ahmet amcanın arabasını iki at çekerdi. Bu kocaman sevimli hayvanları hayranlıkla izlerdik. Bir yandan boyunlarına asılı torbalardan iştahla yerken arpayla karıştırılmış samanı, aynı anda kuyruklarının etrafında uçuşan sinekleri kovalamak için bir o yana bir bu yana savururlardı püsküllerini. Kulakları, başları sürekli hareket halindeydi. Arada bir somurturlar, kişnerler ve sağ ayaklarıyla da toprağı eşelerler tap... tap... tap... Bunca hareketi tek kalemde nasıl yaparlar diye sorardım kendi kendime. Sonra atların önüne geçer onları taklit ederdik, tap... tap... tap... Köyümüze gelen nalbandın, turkuvaz renkli motosikletinin arkasındaki heybelerden çıkardığı parlak demir nalları nasıl olup da tırnaklarına çivilediğini hayret dolu bakışlarla seyrederdik, cenaze taşının bulunduğu meydanda. Nal çivisi tırnağının bir ucundan girer, diğer ucundan çıkar ve fazlası kerpeten ile kırpılırdı. Çivinin atın ayağına saplandığını düşünür de ürperirdik hep.

Toprak damlar, alt yapısını oluşturan ağaç iskeletinin üzerine oturtulurdu. Bu iskeletin ağırlığı, damın yükünü de gövdesinde toplayan kalın orta direk üzerinde yoğunlaşırdı. Tel eleklerden elendikten sonra samanla karıştırılıp çamur haline getirilen yeşil toprak, bu ağaç iskeletinin üzerine serilen hasıra dercedilir ve yayılırdı. Damın kenarı, ortasına oranla daha kabarıktı. Bunun nedeni, yağmur sularının damın ortasında birikmesini sağlamak ve bunları  eve sızmadan kısa yoldan tahliye edebilmekti. Saçaklardan, toprağın sızmasını engellemek için hasır üzerine serpilen ekin sapları sarkardı. Geçen zaman içinde renkleri sararmış olurdu sapların. Son olarak çamur zemin üzerine bir kat naylon branda çekilir ve yüzeyine toprak serpilirdi. Damın köşelerine ve her köşenin ortasına çörtenler yerleştirilirdi. Çörtenlerin ham maddesi Mucur’dan alınan kışlık sıvı yağ tenekeleriydi. Tenekeler özenle kesilir, tersi çevrilir ve dikdörtgen biçiminde kıvrılarak yerleştirilirdi dama. Çörtenin işlevi, dambaşında biriken yağmur ve kar sularının tahliyesiydi elbette.

Zaman içinde köyümüzde toprak dama karşı başkaldırı silsilesi yaşandı. Yeni yapılan evlere kiremit çatılar döşendi kırmızı kırmızı. Eski evlerin toprak damları birer birer sökülüp yerlerine kiremitler çatıldı. Köyde ev tarif edilirken kiremitli olanlar bir referans noktasıydı geçmiş zamanda. Kiremitli ev sahibi olmak önemli bir ayrıcalık verdi köylülere. Sonra bu tekel kırıldı ve herkesin kiremitli bir evi oldu.

Kiremit damlar kültürümüzde bazı değişikliklere yol açtı gün geçtikçe ve sayıları arttıkça. Örneğin düğünlerde bayrak kaldırma adeti, toprak dama saplanan bayrak direği ile daha kolay uygulanırken, aynı bayrak uzun bir zaman yakışmadı kiremitli çatıya; bayrağı dikmek bir daha mümkün olmadı da zaten! Ya da düğünlerin vazgeçilmez adeti “kelle atma” tarihe karıştı kiremitli damlarla beraber.

Almancılar, para biriktirip köye döndüklerinde ilk iş olarak ana-babalarının evlerine kiremit çatı yaptırdılar; tabi hayatları toprak damın altında tükenip gitmemiş ve kendileri de çoktan toprağa karışmamışlar ise yaşlı ana-babaların!

ÜÇ

DELİ RAMADAN’IN İLK KİREMİTLİ EYLEMİ

Gezip dolaştığım yerlerde evlere bakarım hala. Uçarken yukarıdan bakıp da gördüğüm tek şey çatılar elbette. Bunların altındaki evleri ancak varsayabiliyorum. Ve tabii ki bu evlerde yaşayan insanların hayatını hayal ediyorum hemen.

Çatılar anısını karalarken yetmişli yılların başına doğru indim birden. Tıpkı dibi görünmeyen okyanusta aletli dalış yapmak gibi. Sırtımdaki yeleğin içindeki havayı aniden boşaltıp,  beklenmedik bir hızla farklı, masmavi bir dünyada buluverdim kendimi. Böylece anılarımda yer eden bir görüntüye ulaştım mavinin derinliğinde.

Dedim ya, köyde yetmişli yılların ilk yarısı. Sokaklarda bildik, kalın ama nedense kadifemsi bir ses dolanıyor... “Afffeeee Aanaaammm...” Haftalık sakalları, saf bakışları ve gömleğinin içinde biriktirdiği kilolarca çaput karnı burnunda ve en sevimli hali ile Ramazan (Deli Ramadan). Belki uzun uzun yazarım onu da ileride. Kiremit kelimesi bende hep Deli Ramadan’ı çağrıştırır. Bu gerçek, çocukluk anılarının ne kadar vazgeçilmez olduğunun önemli bir göstergesi. Sevgiden başka olumsuz duygulardan esirgemeli çocukları.

Köyümüzün o güzel ilkbahar sabahlarından biriydi. Güneşli tatlı sert bir hava. Annem, duldalığı kiremit döşeli çatal kapımızın altında oturmuş turfan yayıyordu. İncecik bedeni üzerinde, siyah benekli kırmızı kazağı, bulanık yeşil eteğini altına toplamış halini unutmak mümkün değil. Birden sert bir cisim uçtu havada ve gelip annemin kafasına çakıldı. Bembeyaz tülbendi kana bulandı. İki eliyle kafasını tutarak ağlamaya başladı. Annem ağlarken küllüğün köşesinden Deli Ramadan belirdi. Bizim çatıdan düşen kırık kiremit parçasını fırlatmıştı annemin başına. Bir süre yandan ikimizi seyretti boş bakışlarla. Yerden bir kaç taş daha alıp nedensizce üzerimize savurabilirdi her an. Bunu yapmadı. Bizi bir süre daha öylece seyredip tedirgin adımlarla dar bir sokaktan köy meydanına doğru indi.

Annemin kafasını yaran ve hayatı boyunca tepesinde taşıdığı, sonraları da kendisine Kelkız lakabının verilmesine vesile olacak izi bırakan kiremit parçasını alıp inceledim uzun uzun. Deli Ramadan daha çok taşlamayı severdi. Onun için yeni bir şey olmalıydı kırık kiremit parçası. Belki de büyük bir buluş...

İşte yine bir sonbahar sabahı, Güney Amerika’da soluklanan bitmez seyahatimin sonuna doğru, uçağımız Rio de Janerio’ya inmek üzere süzülürken, tepeden gördüğüm evlere baktım. O an Çatılar olarak düşündüğüm, sonra yazdıkça Dambaşı şeklinde değiştirdiğim anıyı karalamadan önce aşağıdaki satırları düştüm günlüğüme.

Dünyanın öbür ucunda kalan sevgili Deli Ramadanımızın ilk kiremitli eyleminden ve annemin göz yaşlarından esinlenerek...

Singapur, 03 Aralık 2003 Çarşamba

DÖRT

GİTMEK VE DÖNMEK

            “Uçmak hep sarhoş etmiştir beni biraz. Biraz bulanmıştır zihnim ve biraz da açılmıştır bu vesile ile. Tanrı mıdır, beni böyle şaşırtan, heyecanlandıran, insan mıdır, doğa mıdır, yoksa çocukluğumun gidiş gelişleri arasında sıkışıp kalmış anlarım-anılarım mıdır?

Evrenin küçüklüğünün içine sığdırdığı doluluk ve yoğunluk asıl kocamaaan olan. Ve ben uçarken, arasındayken yer ile göğün, altımdayken uçsuz bucaksız deniz, toprak, üstümdeyken gök bulut, Küçük müyüm aslında, yoksa, ben miyim evren o anda?

Evler yukarıdan sıra sıra, bir bir ama binlerce. Cık! Düşünmüyorum her birinde farklı bir hikaye var diye, aynıdır yaşadıkları. Ya da farklıdır belki ancak, yukarıdan göründükleri kadar...

Hikayeyi farklı kılan süsleridir çok zaman. Hissettiğini hissediş seklin, yoğunluğun, durgunluğun ya da coşkunun ayırdığı insan çok az gibi geliyor bana. Bu tekdüzelik canımı sıkıyor. Hayata dair hayalimin ihtişamının ahengini bozuyor. İnsanlardan sıkılmamın sebebi bu; artık beni şaşırtmıyor olmaları, ya da çok zaman aynılıklarına ve/veya bayağılıklarına şaşırıyor olmam.

Yabancı olma isteği bu yüzden var içimde sıklıkla, tüm yüzlere, tüm şehirlere... O zaman kendimi daha az yalnız hissediyorum gerçeğin aksine... O zaman daha renkleniyor dünyam, düşüm. Bu yüzden bitmek bilmez gitme isteğim.

Peki ya dönme isteğim niye? Yine aynı sebep; yabancılaştığım ve kendimi açmak istemediğim  o yüzler, o köy. Küçük, dağınık -belki de aslında olmayan- düzenim. Bilinmek, sevilmek, özlenmek... Giderken kaçmak istediğim ne varsa, onlar döndüğümde bulmak istediğim...

İçim sıkılıyor ya böööyle kalmaktan, uzuuunca kalmış olmaktan, alışmaktan, ait olmaktan. O yüzden rahatlıyorum öööylesine yolcu olmaktan... Yine öylesine sıkılıyorum yabancılıktan ve soluklanıyor içim evimin, yaşanmışlığımın, annemin kokusunu aldığımda, bir dosta sarıldığımda, köyün son yokuşunu aşıp üzüm bağlarının ilk yeşillerini gördüğümde...

Kavuşmak bu yüzden anlamlı, alışmak aynı nedenden korkutucu! İçini, ruhunu soymak karşındakine bu yüzden te-red-düt-lü...

Uçarken, yoldayken yoksun çünkü tam olarak , varmamışsın, durmamışsın, yoooksun! Gözden geçirebilirsin yani, sessiz kalabilirsin, şaşırabilirsin ya da alışabilirsin. Ya da alıştıklarına şaşırabilirsin giderken, o esnada. Yoksun ya o anda, yok olma hayalleri kurabilirsin, yokluğunu varsayabilirsin, yokluğunda olanları düşünebilirsin ve sarsılabilirsin bu nedenle. Ve sonunda yoktan varolabilirsin ...

 

Yani ne biliyim!

Gitmek ve dönmek,

başlamak gibi gelir bana hep...

Hem yeniden, hem kaldığın yerden..."

Rio de Janerio semaları, 28 Eylül 2000 Perşembe

 

Anasayfa | Devrimciler | Mercimek | Café Venedik | EPİLOG | Atlılar | DAMBAŞI | Carpe diem | BOZKIRDA | Örtmenim

Yenilik: 24.02.09