|
Babamla Café Venedik Sohbetleri
Ağustos sıcağının dev yeşil
ormanları bile sarartacak kadar Almanya’yı kavurduğu akşamlardan birinde
babam, annem ve Fiona ile Café Venedik’te oturmuş sohbet ediyorduk. Bu
sıcaklarda dondurmaya sarılmaktan başka çaresi kalmıyor insanın.
Daha önce Fionaya da
bahsettiğim, Dalakçının kısa tarihçesi ile ilgili mütevazı projem için bazı
bilgiler almak istiyordum bizimkilerden. Özellikle babam, 1960’lı yıllarda
minübüs işlettiği için köy yollarında, bizim civarlarda cereyan eden
olayların bir nevi özetine kulak misafiri olurmuş arabasında. Fiona ise
kendi yaşadığı toplumun gelenek ve değer yargıları bakımından yaklaşıyordu
içerikli sohbetimize. Kimler ve hangi konular yoktu ki Venedik Café
duvarlarında çınlayan sözlerde.
Almanya’nın bu küçük kasabasında
derlediğim sohbetten kısa bir süre sonra hareket ettiğim Singapur’un uçsuz
bucaksız yolu boyunca uçarken uzun uzun düşünme fırsatım oldu. Bu satırları
yazarken -itiraf etmeliyim ki- ilham kaynağım bizim ufaklık Derya’nın
“kimdir bu Kötüpara?” ile başlayan sorular silsilesidir. Kendisi şu
sıralar eğitimine devam ettiği Avustralya’nın kışında donduğundan, Ağustos
sohbetinin sıcaklığını üfürelim buradan ona ve benzer durumdaki diğer
“bizimkileri biraz geçmişe sürükleyelim.”
Derya’nın sorusu, çamurları
katılaşmış ve etrafını çevreleyen dağları yeşillerin sardığı Dalakçı’nın bir
ilk baharını anımsattı ister istemez. Bahar yağmurlarını bilmeyen yoktur.
Düşen ilk damlalarla hafiften ıslanmaya başlayan boz toprağın kokusu sarar
etrafı. Sonra da diğer bitkilerin yapraklarından süzülen kokular alır dört
bir yanı. Şiddetlenen yağmurun etkisiyle çamura sıvanır köy yolları.
Peşinden gri gökyüzünün açılmasıyla ortaya çıkan güneşle iyice çeken çamur,
neredesye asfalt zemin kadar sertleşir. Bizim en büyük merakımız bu
çamurlardan maketler yapmaktı. Çamur maketlerimiz kurumaya başladığında
hafiften çatlardı. Biz de tükürükle yeniden sıvardık onların yüzünü. En
büyük eğlencemiz ise, mes-lastik giyen köylülerin çamura saplanıp
ayaklarından çıkan lastik ayakkabılarıydı.
Köylüler yaklaşan yaz ile
birlikte farklı farklı dertlere düşmüş iken, biz çocukların da kendine göre
eğlenceleri ve tasaları vardı. En küçük şeyden büyük eğlenceler çıkarmayı bu
günlerde öğrendik. Hayattan beklentilerimiz büyük olmadı, buna uygun olarak
hayal kırıklıklarımız da büyük değildi. Böylece kendimizi değil de,
çevremizi ve yaptığımız işi önemseyemeyi öğrendik.
İşte böyle bir mevsimde ve 1970
senesinin sonuna yaklaşırken, köyümüzün bilge ve yetenekli öğretmenlerinden
Ahmet Yaşar Doğan bir görev vermişti beşinci sınıf öğrencilerine:
Soğukkuyu’dan söğüt ağacı dalları budanacak ve bunlar ilkokulun arkasına boş
alana dikilecekti. Ancak bu çalışma için öncelikle kuru zeminin kazma ve
bellerle yarılması gerekiyordu. Böylece toprağın altı üstüne çevrilecek ve
zemin ağaç dikmeye uygun hale getirilecekti. Derslerin yanı sıra, haftalar
süren çabaların ardından yarma işlemi sonuçlandı ve ağaçlar dikildi.
Günlerden Cuma idi. Öğretmenimiz bu başarımızı ödüllendirmek için erken
çıkmamıza izin vermişti okuldan. Sevinç içinde okulun bahçesine, bizden bir
dönem önceki ağabey ve ablalarımızın diktiği çam fidanlarının bulunduğu yere
geldik. Üzerimizdeki siyah önlükler toz içindeydi. Kimimizin beyaz yakası
kaymıştı.
Ne var ki, okulun bahçesinde bir
çocuk ile karşılaştık. Boynunu öne eğmişti. Tarifi zor bir acı içindeydi.
Yüzü kararmıştı neredeyse. Biz önce durakladık; sonra herkes bir şeyler
fısıldadı kendi arasında ve nihai kelime çıktı öğrencilerin birinin ağzından
“babası ölmüş” bir diğer sordu “babası kim ki?” “Kötüpara!”
Sonra Yaşar öğretmene baktık. Babacan yüzüyle bize bakıp başını
sallayarak haberi onayladı ve sonra hafif bir işaret yaparak üzüntü içindeki
çocuğun yanından ayrılmamızı istedi. Belli ki önünde dikilip kendi aramızda
fısıldaşmamızdan hoşlanmamıştı. Kötüpara! Asıl ismi Hüseyin olan köylümüzün
evi aşağı mahalledeydi. Biz merak içinde evine ulaştığımızda, cenazesini
sırtlamış ve musalla taşının yolunu tutmuştu bile köylülerimiz. İçeride
kadınlar ağıt yakıyordu. Sonra küçük bir çocuk fırladı evden ve cenaze
kortejinin peşinden koşmaya başladı yalın ayaklarıyla, çığlık çığlığa
ağlayışı kulaklarımda yankılanır hala: “Babaaaaa!” Annesi peşinden
yetişip kucakladı onu ve sonra birbirlerine sarılıp hıçkıra hıçkıra
ağladılar.
Derin sessizlik içinde mezara
getirilen cenaze yine aynı sessizlikle defnedilirken, harman yerinin
yamacında bir tek köy hocasının duaları yankılanıyordu “Merhuma hakkınızı
helal edin komşular!” ve köylüyerin hep bir ağızdan üç kez tekrarladığı
sözler “Helal olsun...”
Annem, Kötüpara lakablı Hüseyin
amcanın yetim büyüdüğünü, çocukluğunu düzenli olarak sokaklarda geçirdiğini
ve çoğunlukla da küllüklerde oynadığını; bu yüzden Kötüpara lakabının
buradan geldiğini söyledi. Babamın anlattığına göre, Hüseyin amca Almanya’ya
ilk giden köylülerimizdendir. Benim hatırladığım kadarıyla da, Almanya’da
kazandığı parayı memlekete kesin dönüşünde iyi değerlendirememiş bir
“Alamancızede”dir. Nitekim, paralar bitince, beraberinde getirdiği
eşyaları satmaya başlamıştı. Son olarak müzik setini Bakkal Süleyman’a
sattığı uzun uzun konuşulmuştu köylüyer arasında. Dükkana her girişimde
gözüm tezgahın arkasındaki rafta duran bu gümüş renkli cihaza takılırdı
nedense. Sonunda bu satıştan elde ettiği parayı da bitirdi ve hayatını
çobanlık yaparak kazanmaya devam etti. Ondan sonra ismi Kötüpara olarak
anılmaya başlamıştı. Benim bildiğim kadarıyla girdiği bunalımdan dolayı
kansere yakalandı ve sonunda öldü.
Hüseyin amcayı rahmetle anarım.
Hindistan semalarında uçarken kendisi hakkında yazdıklarımı bilse ne
düşünürdü acep?
Babamla sohbetimiz devam
ediyordu. O anlattıkça ben soruyordum. Böylece merak ettiğim bir soruyu daha
yönelttim: “Kimlerdi Almanya’ya ilk kez göç eden Dalakçılılar, nasıl
gitmişlerdi ve hangi tarihlerde yerleşmişlerdi bu ülkeye, ne gibi işlerde
çalışmışlardı?” Bazı isimler atlanmış olsa da, Almanya’ya ilk gidenlerin
çoğunluğu babamla birlikte Turgut Genç, Halit Köksal, Hacıabdullah
Köksal, Tahsin Ünlü, Ahmet Köksal (Tomo), İsmail Özdemir (Kuyumcu), İsa
Köksal, Tomak Şahin, Salih Ünsal, Mehmet Köksal (Cobban), Musa Demir,
Hallolar ve elbette Hüseyin Amca (Kötüpara). İlk göç tarihi ise 1960’lı
yılların başı. Almanya’ya gidiş-gelişler, köylülerimizin tabiriyle “hırra da
indim” şeklinde olmuyormuş elbette. Dolmuş, otobüs ve trenlerle köyden
başlayıp İstanbul, Edirne üzerinden Bulgaristan, Yugoslavya ve Avusturya’yı
kapsayan upuzuuuun bir yolculuktan sonra Almanya.
Köylülerimizin Almanya’nın
Münih, Dortmund ve Gelsenkirchen civarlarında çalışmaya başladıkları
biliniyor. Daha çok zırhlı araç, fırınlanmış ürünler ve bahçıvanlık gibi
alanlarda çalışmışlar. Zaman içinde Almanya’ya göçeden köylülerimizin,
sayıca köyde yaşayanlardan fazla olduğunu 1980 başlarında Pfeffingen’de
davet edildiğimiz bir düğünde görmüştüm. Gördüğüm bir başka unsur da,
köylülerimizin yarenlik anlayışını her yerde ve aynen muhafaza ettikleri. Bu
yetenek başka bir köyde yok.
Almancılar köyün refah sevyesini
de artırmış elbette. Köydeki ilk traktörü Hacı Arif Köksal Kayseri’den
alırken ikinci traktör Hasan Özdemir tarafından (Hacıhasan) Belçika’dan
ithal edilmiş. Turgut amca ise Halit amca ile ortak bir “Tahmes” kamyonet
almış. Sonra bunu BMC ile yenilemişti.
Bu arada köyümüze uzun yıllar
hizmet eden Cemal amcanın efsanevi açık mavi renk minibüsünün hikayesi de
açığa çıkmış oldu benim için. Buna göre, Cemal amca ilk minibüsü babam ile
birlikte satın almış. Ancak bu ortaklık uzun sürmemiş ve Babam Almanya’ya
geri dönmüş. Cemal amca ise başka bir minibüs alarak köyün taşımacılık
sektöründeki faaliyetlerine devam etmiş. Babam bu minibüsün en iyi ihtimalle
1965 model olması gerektiğini söylüyor. Bu durumda köye otuz yıldan fazla
hizmet etmiş bir araç ile müzmin sahibinden bahsetmek gerek. Artık ne
minibüs, ne de Cemal Amca bu dünyada olmadıklarından, onları saygıyla
analım.
Babamla sohbetimizde laf lafı
açtı ve hep merak ettiğim bir noktaya geldik: Köyümüzün camisinin avlusunda
bulunan mezar! Arif Köksal’a aittir. Bu köylümüzün Dalakçı ile Gümüşkümbet
köylüleri arasındaki bir çatışmada vurulduğu rivayet edilir.
Çatışmanın tarihi daha gerilere,
1952 yılına kadar uzanıyor. Türkiye’nin siyasi gündeminde toprak
reformlarının da olduğu yıllardır bu dönem. Bir başka deyişle, köylülere
toprak tanzim edilen bir süreçten sözetmek lazım. Bizim köylüler, Boztepe
kasabasından gelen bazı kişilerce adam akıllı tahrik ediliyor. Buna göre,
Seyfe köyü ile Dalakçı arasında kalan bazı arazilerin Dalakçılılara
verileceği iddiası atılıyor ortaya. Dalakçılılar bu iddia üzerine
kendilerine tahsis edilecek toprağın hevesine düşe dursun; Gümüşkümbetliler,
galeyana gelip kendi köylerine daha yakın olar arazinin Dalakçıya
verilmesini karşı çıkıyorlar. Nitekim bir süre sonra da toprakları sürmeye
başlarlar. Böylece ortada olmayan toprak tanzimi meselesi yüzünden çıkan
küçük bir kıvılcım birden alev alıyor.
Köylülerimiz o günün
koşullarında kazma, kürek, balta ve bel gibi teçhizatla silahlanıp
Gümüşkümbet’e adam akıllı bir taarruz düzenlemeye karar vermiş ve toplanmış
iken; içlerinden yaşlıca biri çıkar ve konunun jandarmaya duyurulmasının
daha uygun olacağını belirtir. Bu söz üzerine büyükbabam Kameci İzzet
“Komşular, ben rüyamda gördüm eğer biz davranırsak, içimizden birini
vuracaklar!” der. Babam, büyükbabamın söylediklerinin esasen bir kehanet
olmadığını, Gümüşkümbetlilerin “Üzerimize gelirlerse acımadan vururuz”
şeklinde bir uyarıyı vaktinde ona ilettiklerini söylüyor.
Ancak, bizim köylülerin önüne
geçmek mümkün olmuyor ve Kızılkuyu’nun burnundan doğru ilk taarruz emri
veriliyor. Gümüşkümbetliler daha organize ve esasen araziye hakim bir
tepeden gelen saldırıyı, daha önce yerleştikleri siperlerden ve tüfekleriyle
püskürtüyorlar. Babam en az otuz kadar köylümüzün başta topuktan olmak üzere
vücutlarının muhtelif yerlerinden saçma yarası aldıklarını söyledi. Arif
amca ise vurulup yere düştüğünde önce kimse inanmamış. Hatta düşüp kaldığı
yerde bir kaç kişi tekmelemiş kalksın diye! Sonra öğrenmişler acı gerçeği.
İşte böyle. Yaşadığımız yüzyılda
insanların bencilce yanlızlığa koştukları ve adeta bir Robinson Cruzo
sendromu yaşadıkları günümüzde, hala 1952 yılında topuğundan vurulan
köylülerimizi anacak kadar sosyal bir ortam değil mi köy? İnsanoğlunun
binlerce yıllık tarihinden ders alalım. Kötüpara, Kılıomar, Deliabdullah,
Kameci, Tilki vs. deyip geçmeyelim. İnsanların lakablarıyla anılması
Kızılderililer ve Avustrulya yerlileri gibi dünyanın en eski topluluklarında
sıkça görülen bir sosyal olgu. Tamamen insani bir oluşum. Bir başka deyişle,
kişiye doğuştan verilen adın yanısıra içinde yaşadığı toplumun da üzerinde
mutabakat sağladığı ikinci bir ad ve insanların ne kadar birbirine yakın
olduğunu gösteriyor.
Ne demiş Goethe: “Bin yıllık
geçmişinin hesabını veremeyen insan günübirlik yaşayan insandır!”
Singapur, 3 Eylül 2003 |