DALAKÇI GENÇLİK Café Venedik

24.02.09

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

Babamla Café Venedik Sohbetleri

 

Ağustos sıcağının dev yeşil ormanları bile sarartacak kadar Almanya’yı kavurduğu akşamlardan birinde babam, annem ve Fiona ile Café Venedik’te oturmuş sohbet ediyorduk. Bu sıcaklarda dondurmaya sarılmaktan başka çaresi kalmıyor insanın.

Daha önce Fionaya da bahsettiğim, Dalakçının kısa tarihçesi ile ilgili mütevazı projem için bazı bilgiler almak istiyordum bizimkilerden. Özellikle babam, 1960’lı yıllarda minübüs işlettiği için köy yollarında, bizim civarlarda cereyan eden olayların bir nevi özetine kulak misafiri olurmuş arabasında. Fiona ise kendi yaşadığı toplumun gelenek ve değer yargıları bakımından yaklaşıyordu içerikli sohbetimize.  Kimler ve hangi konular yoktu ki Venedik Café duvarlarında çınlayan sözlerde.

Almanya’nın bu küçük kasabasında derlediğim sohbetten kısa bir süre sonra hareket ettiğim Singapur’un uçsuz bucaksız yolu boyunca uçarken uzun uzun düşünme fırsatım oldu. Bu satırları yazarken -itiraf etmeliyim ki- ilham kaynağım bizim ufaklık Derya’nın “kimdir bu Kötüpara?” ile başlayan sorular silsilesidir. Kendisi şu sıralar eğitimine devam ettiği Avustralya’nın kışında donduğundan, Ağustos sohbetinin sıcaklığını üfürelim buradan ona ve benzer durumdaki diğer “bizimkileri biraz geçmişe sürükleyelim.”

Derya’nın sorusu, çamurları katılaşmış ve etrafını çevreleyen dağları yeşillerin sardığı Dalakçı’nın bir ilk baharını anımsattı ister istemez. Bahar yağmurlarını bilmeyen yoktur. Düşen ilk damlalarla hafiften ıslanmaya başlayan boz toprağın kokusu sarar etrafı. Sonra da diğer bitkilerin yapraklarından süzülen kokular alır dört bir yanı. Şiddetlenen yağmurun etkisiyle çamura sıvanır köy yolları. Peşinden gri gökyüzünün açılmasıyla ortaya çıkan güneşle iyice çeken çamur, neredesye asfalt zemin kadar sertleşir. Bizim en büyük merakımız bu çamurlardan maketler yapmaktı. Çamur maketlerimiz kurumaya başladığında hafiften çatlardı. Biz de tükürükle yeniden sıvardık onların yüzünü. En büyük eğlencemiz ise, mes-lastik giyen köylülerin çamura saplanıp ayaklarından çıkan lastik ayakkabılarıydı.

Köylüler yaklaşan yaz ile birlikte farklı farklı dertlere düşmüş iken, biz çocukların da kendine göre eğlenceleri ve tasaları vardı. En küçük şeyden büyük eğlenceler çıkarmayı bu günlerde öğrendik. Hayattan beklentilerimiz büyük olmadı, buna uygun olarak hayal kırıklıklarımız da büyük değildi. Böylece kendimizi değil de, çevremizi ve yaptığımız işi önemseyemeyi öğrendik.

İşte böyle bir mevsimde ve 1970 senesinin sonuna yaklaşırken, köyümüzün bilge ve yetenekli öğretmenlerinden Ahmet Yaşar Doğan bir görev vermişti beşinci sınıf öğrencilerine: Soğukkuyu’dan söğüt ağacı dalları budanacak ve bunlar ilkokulun arkasına boş alana dikilecekti. Ancak bu çalışma için öncelikle kuru zeminin kazma ve bellerle yarılması gerekiyordu. Böylece toprağın altı üstüne çevrilecek ve zemin ağaç dikmeye uygun  hale getirilecekti. Derslerin yanı sıra, haftalar süren çabaların ardından yarma işlemi sonuçlandı ve ağaçlar dikildi. Günlerden Cuma idi. Öğretmenimiz bu başarımızı ödüllendirmek için erken çıkmamıza izin vermişti okuldan. Sevinç içinde okulun bahçesine, bizden bir dönem önceki ağabey ve ablalarımızın diktiği çam fidanlarının bulunduğu yere geldik. Üzerimizdeki siyah önlükler toz içindeydi. Kimimizin beyaz yakası kaymıştı.

Ne var ki, okulun bahçesinde bir çocuk ile karşılaştık. Boynunu öne eğmişti. Tarifi zor bir acı içindeydi. Yüzü kararmıştı neredeyse. Biz önce durakladık; sonra herkes bir şeyler fısıldadı kendi arasında ve nihai kelime çıktı öğrencilerin birinin ağzından “babası ölmüş” bir diğer sordu “babası kim ki?”  “Kötüpara!” Sonra Yaşar öğretmene baktık. Babacan yüzüyle bize bakıp başını sallayarak haberi onayladı ve sonra hafif bir işaret yaparak üzüntü içindeki çocuğun yanından ayrılmamızı istedi. Belli ki önünde dikilip kendi aramızda fısıldaşmamızdan hoşlanmamıştı. Kötüpara! Asıl ismi Hüseyin olan köylümüzün evi aşağı mahalledeydi. Biz merak içinde evine ulaştığımızda, cenazesini sırtlamış ve musalla taşının yolunu tutmuştu bile köylülerimiz. İçeride kadınlar ağıt yakıyordu. Sonra küçük bir çocuk fırladı evden ve cenaze kortejinin peşinden koşmaya başladı yalın ayaklarıyla, çığlık çığlığa ağlayışı kulaklarımda yankılanır hala: “Babaaaaa!” Annesi peşinden yetişip kucakladı onu ve sonra birbirlerine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladılar.

Derin sessizlik içinde mezara getirilen cenaze yine aynı sessizlikle defnedilirken, harman yerinin yamacında bir tek köy hocasının duaları yankılanıyordu “Merhuma hakkınızı helal edin komşular!” ve köylüyerin hep bir ağızdan üç kez tekrarladığı sözler “Helal olsun...”

Annem, Kötüpara lakablı Hüseyin amcanın yetim büyüdüğünü, çocukluğunu düzenli olarak sokaklarda geçirdiğini ve çoğunlukla da küllüklerde oynadığını; bu yüzden Kötüpara lakabının buradan geldiğini söyledi. Babamın anlattığına göre, Hüseyin amca Almanya’ya ilk giden köylülerimizdendir. Benim hatırladığım kadarıyla da, Almanya’da kazandığı parayı memlekete kesin dönüşünde iyi değerlendirememiş bir “Alamancızede”dir.  Nitekim, paralar bitince, beraberinde getirdiği eşyaları satmaya başlamıştı. Son olarak müzik setini Bakkal Süleyman’a sattığı uzun uzun konuşulmuştu köylüyer arasında. Dükkana her girişimde gözüm tezgahın arkasındaki rafta duran bu gümüş renkli cihaza takılırdı nedense. Sonunda bu satıştan elde ettiği parayı da bitirdi ve hayatını çobanlık yaparak kazanmaya devam etti. Ondan sonra ismi Kötüpara olarak anılmaya başlamıştı. Benim bildiğim kadarıyla girdiği bunalımdan dolayı kansere yakalandı ve sonunda öldü.

Hüseyin amcayı rahmetle anarım. Hindistan semalarında uçarken kendisi hakkında yazdıklarımı bilse ne düşünürdü acep?

Babamla sohbetimiz devam ediyordu. O anlattıkça ben soruyordum. Böylece merak ettiğim bir soruyu daha yönelttim: “Kimlerdi Almanya’ya ilk kez göç eden Dalakçılılar, nasıl gitmişlerdi ve hangi tarihlerde yerleşmişlerdi bu ülkeye, ne gibi işlerde çalışmışlardı?” Bazı isimler atlanmış olsa da, Almanya’ya ilk gidenlerin çoğunluğu babamla birlikte Turgut Genç, Halit Köksal, Hacıabdullah Köksal, Tahsin Ünlü, Ahmet Köksal (Tomo), İsmail Özdemir (Kuyumcu), İsa Köksal, Tomak Şahin, Salih Ünsal, Mehmet Köksal (Cobban), Musa Demir, Hallolar ve elbette Hüseyin Amca (Kötüpara). İlk göç tarihi ise 1960’lı yılların başı. Almanya’ya gidiş-gelişler, köylülerimizin tabiriyle “hırra da indim” şeklinde olmuyormuş elbette. Dolmuş, otobüs ve trenlerle köyden başlayıp İstanbul, Edirne üzerinden Bulgaristan, Yugoslavya ve Avusturya’yı kapsayan upuzuuuun bir yolculuktan sonra Almanya.

Köylülerimizin Almanya’nın Münih, Dortmund ve Gelsenkirchen civarlarında çalışmaya başladıkları biliniyor. Daha çok zırhlı araç, fırınlanmış ürünler ve bahçıvanlık gibi alanlarda çalışmışlar. Zaman içinde Almanya’ya göçeden köylülerimizin, sayıca köyde yaşayanlardan fazla olduğunu 1980 başlarında Pfeffingen’de davet edildiğimiz bir düğünde görmüştüm. Gördüğüm bir başka unsur da, köylülerimizin yarenlik anlayışını her yerde ve aynen muhafaza ettikleri. Bu yetenek başka bir köyde yok.

Almancılar köyün refah sevyesini de artırmış elbette. Köydeki ilk traktörü Hacı Arif Köksal Kayseri’den alırken ikinci traktör Hasan Özdemir tarafından (Hacıhasan) Belçika’dan ithal edilmiş. Turgut amca ise Halit amca ile ortak bir “Tahmes” kamyonet almış. Sonra bunu BMC ile yenilemişti.

Bu arada köyümüze uzun yıllar hizmet eden Cemal amcanın efsanevi açık mavi renk minibüsünün hikayesi de açığa çıkmış oldu benim için. Buna göre, Cemal amca ilk minibüsü babam ile birlikte satın almış. Ancak bu ortaklık uzun sürmemiş ve Babam Almanya’ya geri dönmüş. Cemal amca ise başka bir minibüs alarak köyün taşımacılık sektöründeki faaliyetlerine devam etmiş. Babam bu minibüsün en iyi ihtimalle 1965 model olması gerektiğini söylüyor. Bu durumda köye otuz yıldan fazla hizmet etmiş bir araç ile müzmin sahibinden bahsetmek gerek. Artık ne minibüs, ne de Cemal Amca bu dünyada olmadıklarından, onları saygıyla analım.

Babamla sohbetimizde laf lafı açtı ve hep merak ettiğim bir noktaya geldik: Köyümüzün camisinin avlusunda bulunan mezar! Arif Köksal’a aittir. Bu köylümüzün Dalakçı ile Gümüşkümbet köylüleri arasındaki bir çatışmada vurulduğu rivayet edilir.

Çatışmanın tarihi daha gerilere, 1952 yılına kadar uzanıyor. Türkiye’nin siyasi gündeminde toprak reformlarının da olduğu yıllardır bu dönem. Bir başka deyişle, köylülere toprak tanzim edilen bir süreçten sözetmek lazım. Bizim köylüler, Boztepe kasabasından gelen bazı kişilerce adam akıllı tahrik ediliyor. Buna göre, Seyfe köyü ile Dalakçı arasında kalan bazı arazilerin Dalakçılılara verileceği iddiası atılıyor ortaya.   Dalakçılılar bu iddia üzerine kendilerine tahsis edilecek toprağın hevesine düşe dursun; Gümüşkümbetliler, galeyana gelip kendi köylerine daha yakın olar arazinin Dalakçıya verilmesini karşı çıkıyorlar. Nitekim bir süre sonra da toprakları sürmeye başlarlar. Böylece ortada olmayan toprak tanzimi meselesi yüzünden çıkan küçük bir kıvılcım birden alev alıyor.

Köylülerimiz o günün koşullarında kazma, kürek, balta ve bel gibi teçhizatla silahlanıp Gümüşkümbet’e adam akıllı bir taarruz düzenlemeye karar vermiş ve toplanmış iken; içlerinden yaşlıca biri çıkar ve konunun jandarmaya duyurulmasının daha uygun olacağını belirtir. Bu söz üzerine büyükbabam Kameci İzzet “Komşular, ben rüyamda gördüm eğer biz davranırsak, içimizden birini vuracaklar!” der. Babam, büyükbabamın söylediklerinin esasen bir kehanet olmadığını, Gümüşkümbetlilerin “Üzerimize gelirlerse acımadan vururuz” şeklinde bir uyarıyı vaktinde ona ilettiklerini söylüyor.

Ancak, bizim köylülerin önüne geçmek mümkün olmuyor ve Kızılkuyu’nun burnundan doğru ilk taarruz emri veriliyor. Gümüşkümbetliler daha organize ve esasen araziye hakim bir tepeden gelen saldırıyı, daha önce yerleştikleri siperlerden ve tüfekleriyle püskürtüyorlar. Babam en az otuz kadar köylümüzün başta topuktan olmak üzere vücutlarının muhtelif yerlerinden saçma yarası aldıklarını söyledi. Arif amca ise vurulup yere düştüğünde önce kimse inanmamış. Hatta düşüp kaldığı yerde bir kaç kişi tekmelemiş kalksın diye! Sonra öğrenmişler acı gerçeği.

İşte böyle. Yaşadığımız yüzyılda insanların bencilce yanlızlığa koştukları ve adeta bir Robinson Cruzo sendromu yaşadıkları günümüzde, hala 1952 yılında topuğundan vurulan köylülerimizi anacak kadar sosyal bir ortam değil mi köy? İnsanoğlunun binlerce yıllık tarihinden ders alalım. Kötüpara, Kılıomar, Deliabdullah, Kameci, Tilki vs. deyip geçmeyelim. İnsanların lakablarıyla anılması Kızılderililer ve Avustrulya yerlileri gibi dünyanın en eski topluluklarında sıkça görülen bir sosyal olgu. Tamamen insani bir oluşum. Bir başka deyişle, kişiye doğuştan verilen adın yanısıra içinde yaşadığı toplumun da üzerinde mutabakat sağladığı ikinci bir ad ve insanların ne kadar birbirine yakın olduğunu gösteriyor.

Ne demiş Goethe: “Bin yıllık geçmişinin hesabını veremeyen insan günübirlik yaşayan insandır!”

Singapur, 3 Eylül 2003

Anasayfa | Devrimciler | Mercimek | Café Venedik | EPİLOG | Atlılar | DAMBAŞI | Carpe diem | BOZKIRDA | Örtmenim

Yenilik: 24.02.09