DALAKÇI GENÇLİK Carpe diem

24.02.09

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

Carpe diem...

Hayatımızın belli dönemlerinde bir şeylerden vazgeçişlerimiz, onlardan kaçışlarımız ve reddetmemiz vardır. Bir an arzuladığımız, niyet ettiğimiz, fakat ardından süratle kendimizi sorgulayarak yapmaktan vazgeçtiğimiz anlar gibi.

Yazın sanatının belli bir döneminde “O anın yaşanmasına” carpe diem denirmiş. “O an” aksi varit olmadıkça zaten yaşanır, öyle değil mi? Böylece carpe diem, o anı yaşamaktan da öte, tüketilmesini de içeriyor. Cebimizdeki para gibi, çok sevdiğimiz bir şey için anında harcayıp bitirdiğimiz ve böylece geri kalan zamanı züğürt geçirdiğimiz bir dönem gibi.

  Edebiyatta da, böyle bir yaşam felsefesini içeren akımlardan da söz edilir uzun uzun. O anı yaşarken, sonuçlarının geleceğe etkilerini göz ardı edip “carpe diem!” dermiş insanlar: “O anı yaşa ve tüket!” Bizim dilimizde “gününü gün et” gibi bir anlam çıkıyor, ancak ‘carpe diem’de aynı sorumsuzluk ve duyarsızlık yok. Aksine bayağı duyarlı bir süreç o.

Yıllar önce üniversitede okurken çok yaşardık “o anları”. Bunun hem bizce, hem de yaşımızın akışına uygun haklı nedenleri vardı... Bir gün vakit gelip çattığında, hayatımızın son demlerini yudumlarken, geçmişe baktığımızda yaptıklarımız yapmadıklarımızdan her zaman daha az olacak ve yapılmayanın (veya yapılamayanın) verdiği pişmanlıkla hayıflanacağız... Sonra dudaklarımız o meşhur sözcükle başlayan pişmanlığı mırıldanacak: “keşke...” O kadar çok keşkeler olacak ki hayatımızın bu son dönemecinde, bunun verdiği evhamla ister istemez kapılıveriyor insan “carpe diem”in bilinmez cazibesine.

Ömer Hayam, “bu an senin hayatın” diyor rubailerinden birinde. O an, yaşanıp bittiğinde hayatımızı altüst eden bir serüven de olabilir bana göre. Bu gerçeği ise ancak anı yaşadıktan sonra peşinden sürükleyip getirdiği alt-üst oluşlardan anlayabiliyoruz. Öyleyse O’nu yaşamalı mı? Yoksa O’nu yaşamayı reddetmenin veya vazgeçmenin düşürdüğü belirsizlik içinde çırpınıp durmalı mı hayat boyunca?

En son seyahatlerimi peş peşe Kiev ve Viyana’ya yapmıştım. Ardından rahat bir nefes aldığım Frankfurt’ta bu konu üzerine düşünme fırsatım oldu uzun uzun. Kiev’de konakladığım otelin balkonunun bir köşesi şehir parkına ve arka planda akıp giden Dimper nehrine bakarken, diğer köşesi de binaların çevreleyip tamamen kapalı bir mekan oluşturduğu eski sosyalist dönemden kalma kutu büyüklüğündeki evlere bakıyordu. Türkiye’de kışın hemen ardından yaşadığımız kavurucu yaz sıcaklarına karşın, Avrupa’nın kuzeyinde daha ıslak ve serin bir iklim hüküm sürüyordu. İşte, otelin balkonuna kurulup nehir ve park manzarasıyla göz zevkimi tatmin ederken, bazı anılarım canlandı ve ileriki satırlarda her telden çalacak bu anılar zincirini karaladım not defterime.

Yağmurun ıslattığı bir parça toprak ve taze ağaç yapraklarının kokusu ne anılar canlandırır insan belleğinde şaşırmamak elde değil!

Sevgili Fiona ile hafta sonunu Ortaköy’de boğazın üzerinde bize tahsis edilen keyifli yalının cumbasında mı, yoksa Roma harabelerinin gizlendiği bir Ege sahili kasabasında mı geçirelim diye düşünüp dururken birden “sana bir şey göstermek istiyorum!” dedim. Böylece, akşamın bir saatinde arabaya bindik ve ıssız yollarda seyretmeye başladık.

İkimiz de heyecanlı idik, ben belki biraz da endişeli! Yıllar önce bıraktığım bir şeyi yerinde bulabilir miyim endişesi. Sonra da tesellisi: “Neden bulamayayım ki? Her şey yer değiştirir de o değiştirmez!” Fikrimin sabit güzelliğidir o ve beraberindeki soğuk, kuru yaz akşamı esintisi.

Gecenin bir yarısına doğru ulaştık Çuğun’a. Sonra Yozgat tarafına saptık. Ne zaman Boztepe yolunu da gösteren sapağın levhasını görsem inanılmaz bir ikileme düşerim. Levhada “Yozgat” ve altında “Undergraund City” yazar. Bu küçük ayrıntı çocukluğumdan beri beynimi kurcalar. Bunun doğrusu “Underground City” olmalı derim de, levha üzerine bilge kişilerce yazıldığını düşündükçe, bu yanlışı kabullenirim. İnsan, uygun şekilde sunulan yanlışları kabul etmekte fazla çekimser davranmıyor nedense.  İşte o gece böyle yapmadım. Levhanın önünde durduk. Fiona’ya döndüm: “Bu yanlış yazılmış değil mi?” dedim. “Evet yanlış yazılmış” dedi. Rahatladım. “Önümüze getirilen her içerik, sırf şeklen doğrudur diye kabul edilmemeli!” diye düşündüm.

Tepede ay yükselmişti ve gökyüzünün karanlığını koyu mavi bir tona çevirmişti. Sonra birden kuzey Afrika sahillerinde seyrederken gördüğüm ay geldi aklıma, Boztepe’ye saparken. Kızıl Deniz kıyılarından süzülerek Mısır’dan başlayan, Libya üzerinden Tunus ve Cezayir’e kadar giden ve Batı Afrika kıyılarında son bularak Fas’ta denize gömülen kuzey sahil şeridinin nemli atmosferi ayı daha da büyütür ve o kocaman uydu, Afrika’dan kaybolup da okyanusu aşarak dünyanın öbür yakasında doğan ilk güneş ışınları vurduğunda adeta kan rengini alırdı. Ayı, dünyanın değişik kıtalarında farklı biçimlerde gördüm hep; hilal bir sağa, bir sola, bir tepeye bakardı bulunduğum kıtaya göre. Biz kuzey Afrika sahillerinde, meşhur Roma İmparatorluğu şehri Leptis Magna harabelerinin kül incesi kumlarında ucuz Tunus kırmızı şaraplarıyla kutsardık hep ayın güzelliğini! İçkinin her türlüsü yasaktı oralarda, biz de yasak içkilerle aykırı kutsardık güzellikleri işte! Gökyüzü öyle renklerle dolardı ki; Mısır üzerinden süzülüp gelen lacivert gece, Libya sahillerini yalayıp geçerken önce mor, sonra kızıl ve nihayet Tunus’a doğru açık sarı rengini alırdı. Kuzey rüzgarıyla bir oraya bir buraya savrulan bulutların uçları inanılmaz kıvrımlarla bükülürdü. Böylesine vahşi bulutları başka yerde görmek imkansızdı.

Şimdi Boztepe yolunda seyrederken büyük sessizlik içinde, dağların gölgeleri vuruyordu sağ yanımızda. Yönümüzü keskin bir virajla Karacaören’e  verip de, bu kasabanın çıkışındaki rampayı aştıktan sonra, sağ kol üzerindeki çeşmeyi geride bırakıp, Dedenin Eteği tepesinin sol böğründen Atkuyusu'nu geçerken Dalakçı’yı çevreleyen tepelere takıldık bir süre. Ardından son rampa ve Harman yeri. Ortalık hala lacivert. Sol kol üzerinde köy mezarlığı. Ne kadar da sakin. Köy mezarlığı içindeki ilkbaharla yeşermeye ve boy atmaya başlayan yaban otları yaz rüzgarıyla salınıp, aralarında kaybolan taşları daha da mistik hale getirmişti. “Büyükbabamın mezarı şu bir başı taş, bir başı beton olanı” dedim Fiona’ya. “Büyükbabam Çanakkale savaşına katılmış ve kalçasına bir de kurşun yemiş ANZAC’lardan” diye ilave ettim. “Kalçasındaki mermi çekirdeğini hayatının sonuna kadar bir anı olarak orada hapsetmiş bir Osmanlı askeriymiş Şakir Çavuş. Kadere bak ki, bu kurşunu Büyükbabamın kalçasına sıkan düşman birliklerinin torunu bir Avustralyalı diplomat ile Dalakçı’ya giriyorum gecenin bir saatinde” sözlerime katıla katıla gülmeye başladı Filona. “Senden ve bütün ailenden atalarım adına özür dilerim ANZAC’ların Şakir Çavuş’un kalçasına sıktığı kurşun için!” derken hala katıla katıla gülüyordu. “Sana göstermek istediğim bu değil dedim... Elbette Büyükbabamın kalçasına sıkılmış kurşun bize de sıkılmış sayılır ve bunun hesabını sülaleme ileri bir tarihte verirsin. Ancak görmeni istediğim daha farklı bir şey!” İğde ağaçlarıyla çevrili evimize geldik, avluya çıktığımızda ortalık kulakları sağır eden bir sessizlik içindeydi. Bir de Dalakçı’nın kuru ve soğuk yaz gecesi. Sonra gökyüzüne diktik gözlerimizi. “Bak, bunu dünyanın hiç bir yerinde göremezsin!” dedim. “Gördüklerin bulut tozu değil, Samanyolu...” Mutluluğumu tarif etmek mümkün değil. Samanyolu yıllarca önce bıraktığım yerde duruyordu ve bize çok yakındı. Sonra gözlerimizi evin kapısına diktik ve üzerinde gecelikle merdivenin tepesinde dikilmiş annemin şaşkın bakışlarıyla karşılaştık. Avlunun ortasında gözlerini öylece gökyüzüne dikmiş ve büyük bir dikkatle yıldızları inceleyen iki kişiyi görünce, çok şaşırmıştı. Anneler hep böyledir, kolayca atarlar şaşkınlıkları üzerlerinden ve kucaklarlar yavrularını. Bence ne anneler, ne de yavruları değişir! Tüm duygular aynıdır yıllar sonra bile. Bunu yadırgamamak lazım gelir, ne kadar yadırgasak da!

Babam, hala radyosunun orta dalgasından TRT 3 yayınlarını dinliyordu. Yayın kuşağında halk türküleri vardı. Almanya’da yaşayan büyüklerimizin radyo kanalı kurcalama merakı Türkiye’nin Sesi Radyosu dönemlerine kadar uzanır. O zamanlar uydu yayınları yoktu. İki haftada bir ZDF’te yayınlanan “Türkiye’den Mektup Var” programı merakla beklenir ve keyifle izlenirdi. Bizden sonra bir kaç kuşak daha yaşacağını tahmin ettiğim Halit Kıvanç ve diğer TRT sunucuları kırık Almancalarıyla sunarlardı programı. BBC Londra ve propaganda ağırlıklı Radyo Budapeşte ile Radyo Sofya da kısa dalgada uzun aramalardan sonra parazitli seslerin içinden zar zor ayırt edilebilen yayınlardandı. Babam zamanının önemli bir bölümünü radyosunun başında geçirirdi o günlerde de. Almanya’da yayın yapan tek Türk radyo kanalı “burası Westdeutsche Rundfunk Köln, şimdi Türkçe yayınımıza başlıyoruz” diyen Köln-Radyosuydu. Dede Efendi’nin piyano ile yorumlanmış “Yine bir gülnihal” bestesiyle açardı yayınını.

Şimdi bizim balkondan süzülerek avluya kadar uzanan ve sessizliğe sirayet eden orta dalga yayınlarda hangi türküler yok ki? Bu türkülerden bazılarının, çocukluğumda yaptığı çağrışımları ve duyguları bile yaşamamak mümkün değil. “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, annesinin bir tanesini hor görmesinler... Babamın bir atı olsa binse de gelse, kardeşlerim yollarımı bilse de gelse, annemin yelkeni olsa uçsa da gelse...” arabesk kültürü henüz toplumda tam yer edinmemişken, gelin kızların favorisiydi bu türkü. Eşleri Almanya’da olanlar ise Gülcan Opel dinlerdi. Bu güne kadar sorduğum kimse tanıyamadı bu sanatçıyı. Ben nedense hala hatırlarım. Türkülerinde çufçuflayan trenler, istasyona yanaşan vagonlar, yurda gelen Almancılar; “Dikkat dikkat, Almanya’dan gelen yolcular gümrük muayenesine” anonsları. Türküden çok işitsel bir klip sanki! Türküleri genelde, Almanya’ya gidip de geride bıraktıklarını unutan Almancıları işlerdi. “Zeynep’im dön gel peynir ekmek yiyelim” türküsünü en iyi Yahya amcanın oğlu Erol yorumlardı, türkü bu kez Almanya’ya gittikten sonra geride bıraktıklarını unutan bir Almancı kadını işliyordu. Dayımın, dinlememiz için bize getirdiği plaklarda önce tabanca sesleri, ardında “Aliiiiiim, Alimi vurdulaaaaaaar” diye avazı çıktığı kadar bağırıp, peşine bir türkü yapıştıran sanatçılar dinlerdik. Adımın böyle bir şarkıda geçmesi beni çok rahatsız eder ve utandırırdı. Sonraları o plak dayımın repertuarından esrarengiz bir şekilde kaybolmuştur zaten.

         Dayımı tanımayan yoktur orta kuşak arasında. Kısaca Deli Duran olarak bilinir. Favori içkisi Dertalan şarabıdır. Bir gün Kaman’daki Japon Bahçesini gezmeye gittiğimizde tesadüfen bir büfede bulmuştum bu şarabı. Şarap zevkimi bilen arkadaşlarım, tavsiyem üzerine birer şişe Dertalan edindiler büfeden. En kötü şaraplar için bir deyim vardır şarapçılar arasında: Köpek öldüren. Dayımın favori şarabı bir köpek öldüren olarak hakkını veriyor tanımının.  Dayım, bu şarabı içtikten sonra ibadetten çıkan köy camisi müdavimlerinin yolunu kesip nutuklar çekermiş onlara, camide yaptıklarının ne kadar afaki olduğunu sıralarmış uzun uzun. Namını bilenler onu sessizce dinler sonra yollarına devam ederlermiş. Dayım, hayatının belli bir döneminden sonra hatırı sayılır paralar kazanmasına rağmen içki ve sigara alışkanlıklarını değiştirmeyi reddetmiş bir sadık şarapçıdır. Hala filtresiz sigara ve Dertalan şarabı içer. Bunun için ilginç bir hayat felsefesi de vardır: Bundan daha kötü markalar kullanmam mümkün değil, şimdi param var ama param olmasa da bundan daha kötü şarap içmem düşünülemez felsefesini benimsemiş bilge bir deli işte. Cervantes Donkişot’ta bu durumu şöyle dile getirir; “Hangisini tercih ederdin, akıllı deliliği mi, aptalca akıllılığı mı?” Dayım aptalca akıllılara karşı akıllı deliliği tercih edenlerden sanki! Şu sıralarda yepyeni bir ev yaptırıyor köyde bunun için de ilginç bir felsefesi var: “Hiç değilse cenazem iyi bir evden çıksın!” Benim bildiğim dayım iyi bir pazarlamacı ve muazzam pazarlama ve pazarlık stratejileri var. Bence, bu dünyada tanrı hakkındaki görüşlerinde yanılmışsa eğer, öbür tarafta günahlarını kolaylıkla pazarlayabilecek birilerini bulacaktır. En azından, tamamının affını sağlayacak kadar iyi pazarlık yapacağından eminim. Yine de kendisinden en son duyduklarım kayda değerdi: “Tanrının verdiği hayatı elinden geldiğince iyi yaşa!” yaşamını bu denklem üzerine kurup, tanrının verdiği hayatı iyi değerlendirdiğini düşünen insan günah işlemiş olur mu?

         Biz Safi ağabeyimle “o anın güzelliklilerinin, o anda yaşanması ve sevgilerle güzelliklerin ne yaşanmasının, ne de paylaşımının ertelenmemesi”nde hemfikiriz. Bu yaşam felsefemiz bize bazen zor anlar yaşatmadı değil, ama her zaman değdi yaşandığına.  Bunları sonra uzun uzun anlattık. Esasen bu kadar kısa yaşanan anların anlatımı ne kadar uzun oluyor, şaşırmamak elde değil!

         İnsanoğlunun bencilliği, onun ana rahmine düşmesiyle başlayıp, hayatının son anına kadar devam eden ve kişiliğinin değişmeyen parçasını oluşturan bir yaşam tarzıdır. Böylece, hayatı güzelliklerin yaşanmasını ertelemekle geçer. Ertelenenler çoğunlukla yerinde kalmaz ve kaybolup gider. Bu nedenle, ertelenen ziyaretler, geziler, sevgiler, hayaller gerçekleşmemiş kuru bir düş gibi asılı kalır rüzgarlı tavanlarda. Her defasında hayallerimizi kış aylarının soğuk geceleri için kuruturuz, ancak bize aynı tadı vermezler.

         Öyle değil mi?      

Viyana, 12 Temmuz 2003

 

Anasayfa | Devrimciler | Mercimek | Café Venedik | EPİLOG | Atlılar | DAMBAŞI | Carpe diem | BOZKIRDA | Örtmenim

Yenilik: 24.02.09