









|
|
|
Carpe diem...
Hayatımızın belli dönemlerinde bir şeylerden
vazgeçişlerimiz, onlardan kaçışlarımız ve reddetmemiz vardır. Bir an
arzuladığımız, niyet ettiğimiz, fakat ardından süratle kendimizi
sorgulayarak yapmaktan vazgeçtiğimiz anlar gibi.
Yazın sanatının belli bir döneminde “O anın
yaşanmasına” carpe diem denirmiş. “O an” aksi varit olmadıkça zaten
yaşanır, öyle değil mi? Böylece carpe diem, o anı yaşamaktan da öte,
tüketilmesini de içeriyor. Cebimizdeki para gibi, çok sevdiğimiz bir şey
için anında harcayıp bitirdiğimiz ve böylece geri kalan zamanı züğürt
geçirdiğimiz bir dönem gibi.
Edebiyatta da, böyle bir yaşam felsefesini içeren
akımlardan da söz edilir uzun uzun. O anı yaşarken, sonuçlarının geleceğe
etkilerini göz ardı edip “carpe diem!” dermiş insanlar: “O anı yaşa
ve tüket!” Bizim dilimizde “gününü gün et” gibi bir anlam çıkıyor, ancak
‘carpe diem’de aynı sorumsuzluk ve duyarsızlık yok. Aksine bayağı
duyarlı bir süreç o.
Yıllar önce üniversitede okurken çok yaşardık “o
anları”. Bunun hem bizce, hem de yaşımızın akışına uygun haklı nedenleri
vardı... Bir gün vakit gelip çattığında, hayatımızın son demlerini
yudumlarken, geçmişe baktığımızda yaptıklarımız yapmadıklarımızdan her zaman
daha az olacak ve yapılmayanın (veya yapılamayanın) verdiği pişmanlıkla
hayıflanacağız... Sonra dudaklarımız o meşhur sözcükle başlayan pişmanlığı
mırıldanacak: “keşke...” O kadar çok keşkeler olacak ki
hayatımızın bu son dönemecinde, bunun verdiği evhamla ister istemez
kapılıveriyor insan “carpe diem”in bilinmez cazibesine.
Ömer Hayam, “bu an senin hayatın” diyor
rubailerinden birinde. O an, yaşanıp bittiğinde hayatımızı altüst eden bir
serüven de olabilir bana göre. Bu gerçeği ise ancak anı yaşadıktan sonra
peşinden sürükleyip getirdiği alt-üst oluşlardan anlayabiliyoruz. Öyleyse
O’nu yaşamalı mı? Yoksa O’nu yaşamayı reddetmenin veya vazgeçmenin düşürdüğü
belirsizlik içinde çırpınıp durmalı mı hayat boyunca?
En son seyahatlerimi peş peşe Kiev ve Viyana’ya
yapmıştım. Ardından rahat bir nefes aldığım Frankfurt’ta bu konu üzerine
düşünme fırsatım oldu uzun uzun. Kiev’de konakladığım otelin balkonunun bir
köşesi şehir parkına ve arka planda akıp giden Dimper nehrine bakarken,
diğer köşesi de binaların çevreleyip tamamen kapalı bir mekan oluşturduğu
eski sosyalist dönemden kalma kutu büyüklüğündeki evlere bakıyordu.
Türkiye’de kışın hemen ardından yaşadığımız kavurucu yaz sıcaklarına karşın,
Avrupa’nın kuzeyinde daha ıslak ve serin bir iklim hüküm sürüyordu. İşte,
otelin balkonuna kurulup nehir ve park manzarasıyla göz zevkimi tatmin
ederken, bazı anılarım canlandı ve ileriki satırlarda her telden çalacak bu
anılar zincirini karaladım not defterime.
Yağmurun ıslattığı bir parça toprak ve taze ağaç
yapraklarının kokusu ne anılar canlandırır insan belleğinde şaşırmamak elde
değil!
Sevgili Fiona ile hafta sonunu Ortaköy’de boğazın
üzerinde bize tahsis edilen keyifli yalının cumbasında mı, yoksa Roma
harabelerinin gizlendiği bir Ege sahili kasabasında mı geçirelim diye
düşünüp dururken birden “sana bir şey göstermek istiyorum!” dedim.
Böylece, akşamın bir saatinde arabaya bindik ve ıssız yollarda seyretmeye
başladık.
İkimiz de heyecanlı idik, ben belki biraz da
endişeli! Yıllar önce bıraktığım bir şeyi yerinde bulabilir miyim endişesi.
Sonra da tesellisi: “Neden bulamayayım ki? Her şey yer değiştirir de o
değiştirmez!” Fikrimin sabit güzelliğidir o ve beraberindeki soğuk, kuru yaz
akşamı esintisi.
Gecenin bir yarısına doğru ulaştık Çuğun’a. Sonra
Yozgat tarafına saptık. Ne zaman Boztepe yolunu da gösteren sapağın
levhasını görsem inanılmaz bir ikileme düşerim. Levhada “Yozgat” ve altında
“Undergraund City” yazar. Bu küçük ayrıntı çocukluğumdan beri beynimi
kurcalar. Bunun doğrusu “Underground City” olmalı derim de, levha
üzerine bilge kişilerce yazıldığını düşündükçe, bu yanlışı kabullenirim.
İnsan, uygun şekilde sunulan yanlışları kabul etmekte fazla çekimser
davranmıyor nedense. İşte o gece böyle yapmadım. Levhanın önünde durduk.
Fiona’ya döndüm: “Bu yanlış yazılmış değil mi?” dedim. “Evet yanlış
yazılmış” dedi. Rahatladım. “Önümüze getirilen her içerik, sırf şeklen
doğrudur diye kabul edilmemeli!” diye düşündüm.
Tepede ay yükselmişti ve gökyüzünün karanlığını koyu
mavi bir tona çevirmişti. Sonra birden kuzey Afrika sahillerinde seyrederken
gördüğüm ay geldi aklıma, Boztepe’ye saparken. Kızıl Deniz kıyılarından
süzülerek Mısır’dan başlayan, Libya üzerinden Tunus ve Cezayir’e kadar giden
ve Batı Afrika kıyılarında son bularak Fas’ta denize gömülen kuzey sahil
şeridinin nemli atmosferi ayı daha da büyütür ve o kocaman uydu, Afrika’dan
kaybolup da okyanusu aşarak dünyanın öbür yakasında doğan ilk güneş ışınları
vurduğunda adeta kan rengini alırdı. Ayı, dünyanın değişik kıtalarında
farklı biçimlerde gördüm hep; hilal bir sağa, bir sola, bir tepeye bakardı
bulunduğum kıtaya göre. Biz kuzey Afrika sahillerinde, meşhur Roma
İmparatorluğu şehri Leptis Magna harabelerinin kül incesi kumlarında ucuz
Tunus kırmızı şaraplarıyla kutsardık hep ayın güzelliğini! İçkinin her
türlüsü yasaktı oralarda, biz de yasak içkilerle aykırı kutsardık
güzellikleri işte! Gökyüzü öyle renklerle dolardı ki; Mısır üzerinden
süzülüp gelen lacivert gece, Libya sahillerini yalayıp geçerken önce mor,
sonra kızıl ve nihayet Tunus’a doğru açık sarı rengini alırdı. Kuzey
rüzgarıyla bir oraya bir buraya savrulan bulutların uçları inanılmaz
kıvrımlarla bükülürdü. Böylesine vahşi bulutları başka yerde görmek
imkansızdı.
Şimdi Boztepe yolunda seyrederken büyük sessizlik
içinde, dağların gölgeleri vuruyordu sağ yanımızda. Yönümüzü keskin bir
virajla Karacaören’e verip de, bu kasabanın çıkışındaki rampayı aştıktan
sonra, sağ kol üzerindeki çeşmeyi geride bırakıp, Dedenin Eteği tepesinin
sol böğründen Atkuyusu'nu geçerken Dalakçı’yı çevreleyen tepelere takıldık
bir süre. Ardından son rampa ve Harman yeri. Ortalık hala lacivert. Sol kol
üzerinde köy mezarlığı. Ne kadar da sakin. Köy mezarlığı içindeki ilkbaharla
yeşermeye ve boy atmaya başlayan yaban otları yaz rüzgarıyla salınıp,
aralarında kaybolan taşları daha da mistik hale getirmişti. “Büyükbabamın
mezarı şu bir başı taş, bir başı beton olanı” dedim Fiona’ya. “Büyükbabam
Çanakkale savaşına katılmış ve kalçasına bir de kurşun yemiş ANZAC’lardan”
diye ilave ettim. “Kalçasındaki mermi çekirdeğini hayatının sonuna kadar bir
anı olarak orada hapsetmiş bir Osmanlı askeriymiş Şakir Çavuş. Kadere bak
ki, bu kurşunu Büyükbabamın kalçasına sıkan düşman birliklerinin torunu bir
Avustralyalı diplomat ile Dalakçı’ya giriyorum gecenin bir saatinde”
sözlerime katıla katıla gülmeye başladı Filona. “Senden ve bütün ailenden
atalarım adına özür dilerim ANZAC’ların Şakir Çavuş’un kalçasına sıktığı
kurşun için!” derken hala katıla katıla gülüyordu. “Sana göstermek istediğim
bu değil dedim... Elbette Büyükbabamın kalçasına sıkılmış kurşun bize de
sıkılmış sayılır ve bunun hesabını sülaleme ileri bir tarihte verirsin.
Ancak görmeni istediğim daha farklı bir şey!” İğde ağaçlarıyla çevrili
evimize geldik, avluya çıktığımızda ortalık kulakları sağır eden bir
sessizlik içindeydi. Bir de Dalakçı’nın kuru ve soğuk yaz gecesi. Sonra
gökyüzüne diktik gözlerimizi. “Bak, bunu dünyanın hiç bir yerinde
göremezsin!” dedim. “Gördüklerin bulut tozu değil, Samanyolu...” Mutluluğumu
tarif etmek mümkün değil. Samanyolu yıllarca önce bıraktığım yerde duruyordu
ve bize çok yakındı. Sonra gözlerimizi evin kapısına diktik ve üzerinde
gecelikle merdivenin tepesinde dikilmiş annemin şaşkın bakışlarıyla
karşılaştık. Avlunun ortasında gözlerini öylece gökyüzüne dikmiş ve büyük
bir dikkatle yıldızları inceleyen iki kişiyi görünce, çok şaşırmıştı.
Anneler hep böyledir, kolayca atarlar şaşkınlıkları üzerlerinden ve
kucaklarlar yavrularını. Bence ne anneler, ne de yavruları değişir! Tüm
duygular aynıdır yıllar sonra bile. Bunu yadırgamamak lazım gelir, ne kadar
yadırgasak da!
Babam, hala radyosunun orta dalgasından TRT 3
yayınlarını dinliyordu. Yayın kuşağında halk türküleri vardı. Almanya’da
yaşayan büyüklerimizin radyo kanalı kurcalama merakı Türkiye’nin Sesi
Radyosu dönemlerine kadar uzanır. O zamanlar uydu yayınları yoktu. İki
haftada bir ZDF’te yayınlanan “Türkiye’den Mektup Var” programı
merakla beklenir ve keyifle izlenirdi. Bizden sonra bir kaç kuşak daha
yaşacağını tahmin ettiğim Halit Kıvanç ve diğer TRT sunucuları kırık
Almancalarıyla sunarlardı programı. BBC Londra ve propaganda ağırlıklı Radyo
Budapeşte ile Radyo Sofya da kısa dalgada uzun aramalardan sonra parazitli
seslerin içinden zar zor ayırt edilebilen yayınlardandı. Babam zamanının
önemli bir bölümünü radyosunun başında geçirirdi o günlerde de. Almanya’da
yayın yapan tek Türk radyo kanalı “burası Westdeutsche Rundfunk Köln,
şimdi Türkçe yayınımıza başlıyoruz” diyen Köln-Radyosuydu. Dede
Efendi’nin piyano ile yorumlanmış “Yine bir gülnihal” bestesiyle açardı
yayınını.
Şimdi bizim balkondan süzülerek avluya kadar uzanan
ve sessizliğe sirayet eden orta dalga yayınlarda hangi türküler yok ki? Bu
türkülerden bazılarının, çocukluğumda yaptığı çağrışımları ve duyguları bile
yaşamamak mümkün değil. “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, annesinin
bir tanesini hor görmesinler... Babamın bir atı olsa binse de gelse,
kardeşlerim yollarımı bilse de gelse, annemin yelkeni olsa uçsa da gelse...”
arabesk kültürü henüz toplumda tam yer edinmemişken, gelin kızların
favorisiydi bu türkü. Eşleri Almanya’da olanlar ise Gülcan Opel dinlerdi. Bu
güne kadar sorduğum kimse tanıyamadı bu sanatçıyı. Ben nedense hala
hatırlarım. Türkülerinde çufçuflayan trenler, istasyona yanaşan vagonlar,
yurda gelen Almancılar; “Dikkat dikkat, Almanya’dan gelen yolcular gümrük
muayenesine” anonsları. Türküden çok işitsel bir klip sanki! Türküleri
genelde, Almanya’ya gidip de geride bıraktıklarını unutan Almancıları
işlerdi. “Zeynep’im dön gel peynir ekmek yiyelim” türküsünü en iyi
Yahya amcanın oğlu Erol yorumlardı, türkü bu kez Almanya’ya gittikten sonra
geride bıraktıklarını unutan bir Almancı kadını işliyordu. Dayımın,
dinlememiz için bize getirdiği plaklarda önce tabanca sesleri, ardında
“Aliiiiiim, Alimi vurdulaaaaaaar” diye avazı çıktığı kadar bağırıp,
peşine bir türkü yapıştıran sanatçılar dinlerdik. Adımın böyle bir şarkıda
geçmesi beni çok rahatsız eder ve utandırırdı. Sonraları o plak dayımın
repertuarından esrarengiz bir şekilde kaybolmuştur zaten.
Dayımı tanımayan yoktur orta kuşak arasında. Kısaca Deli Duran olarak
bilinir. Favori içkisi Dertalan şarabıdır. Bir gün Kaman’daki Japon
Bahçesini gezmeye gittiğimizde tesadüfen bir büfede bulmuştum bu şarabı.
Şarap zevkimi bilen arkadaşlarım, tavsiyem üzerine birer şişe Dertalan
edindiler büfeden. En kötü şaraplar için bir deyim vardır şarapçılar
arasında: Köpek öldüren. Dayımın favori şarabı bir köpek öldüren
olarak hakkını veriyor tanımının. Dayım, bu şarabı içtikten sonra ibadetten
çıkan köy camisi müdavimlerinin yolunu kesip nutuklar çekermiş onlara,
camide yaptıklarının ne kadar afaki olduğunu sıralarmış uzun uzun. Namını
bilenler onu sessizce dinler sonra yollarına devam ederlermiş. Dayım,
hayatının belli bir döneminden sonra hatırı sayılır paralar kazanmasına
rağmen içki ve sigara alışkanlıklarını değiştirmeyi reddetmiş bir sadık
şarapçıdır. Hala filtresiz sigara ve Dertalan şarabı içer. Bunun için ilginç
bir hayat felsefesi de vardır: Bundan daha kötü markalar kullanmam mümkün
değil, şimdi param var ama param olmasa da bundan daha kötü şarap içmem
düşünülemez felsefesini benimsemiş bilge bir deli işte. Cervantes
Donkişot’ta bu durumu şöyle dile getirir; “Hangisini tercih ederdin,
akıllı deliliği mi, aptalca akıllılığı mı?” Dayım aptalca akıllılara
karşı akıllı deliliği tercih edenlerden sanki! Şu sıralarda yepyeni bir ev
yaptırıyor köyde bunun için de ilginç bir felsefesi var: “Hiç değilse
cenazem iyi bir evden çıksın!” Benim bildiğim dayım iyi bir pazarlamacı
ve muazzam pazarlama ve pazarlık stratejileri var. Bence, bu dünyada tanrı
hakkındaki görüşlerinde yanılmışsa eğer, öbür tarafta günahlarını kolaylıkla
pazarlayabilecek birilerini bulacaktır. En azından, tamamının affını
sağlayacak kadar iyi pazarlık yapacağından eminim. Yine de kendisinden en
son duyduklarım kayda değerdi: “Tanrının verdiği hayatı elinden
geldiğince iyi yaşa!” yaşamını bu denklem üzerine kurup, tanrının
verdiği hayatı iyi değerlendirdiğini düşünen insan günah işlemiş olur mu?
Biz
Safi ağabeyimle “o anın güzelliklilerinin, o anda yaşanması ve sevgilerle
güzelliklerin ne yaşanmasının, ne de paylaşımının ertelenmemesi”nde
hemfikiriz. Bu yaşam felsefemiz bize bazen zor anlar yaşatmadı değil, ama
her zaman değdi yaşandığına. Bunları sonra uzun uzun anlattık. Esasen bu
kadar kısa yaşanan anların anlatımı ne kadar uzun oluyor, şaşırmamak elde
değil!
İnsanoğlunun bencilliği, onun ana rahmine düşmesiyle başlayıp, hayatının son
anına kadar devam eden ve kişiliğinin değişmeyen parçasını oluşturan bir
yaşam tarzıdır. Böylece, hayatı güzelliklerin yaşanmasını ertelemekle geçer.
Ertelenenler çoğunlukla yerinde kalmaz ve kaybolup gider. Bu nedenle,
ertelenen ziyaretler, geziler, sevgiler, hayaller gerçekleşmemiş kuru bir
düş gibi asılı kalır rüzgarlı tavanlarda. Her defasında hayallerimizi kış
aylarının soğuk geceleri için kuruturuz, ancak bize aynı tadı vermezler.
Öyle
değil mi?
Viyana, 12 Temmuz 2003 |