DALAKÇI GENÇLİK Mercimek

24.02.09

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

Mercimek... Memircek

 

Yaz mevsimiyle birlikte açılan hasat sezonunun en çilekeş evresini oluştururdu mercimek işlemek. Bütünüyle insan emeğine dayanan bir işti.

Köylüler, mercimek tarlalarında saf oluştururlardı, ağaran günün ilk ışıklarıyla ve kıyasıya mücadele verirlerdi mercimeğe karşı. 

Mercimek dalının topraktan sökülmesiyle birlikte, peşinden hafif nemli taze bir toprak serpilirdi havaya. Toprağın hoş kokusu, köylülerin bıyığı ile sakalları arasına gömülmüş Yenice sigarasından çıkan dumana karışır ve ortalığı mistik bir koku daha alırdı. Sigaralar kıdem kıdem yerleştirilirdi ceplere. Yaşlılar, yaz güneşinde pırıl pırıl insanın gözünü alan tabakalarındaki tütünlerini büyük bir titizlikle çıkarırlardı ceketlerinin iç ceplerinden. Şeffaf sigara kağıdı sol elin baş parmağı ile işaret parmağı arasına yerleştirilir ve tütün iki parmak arasında çukurlaştırılan kağıda yayılırdı. İnce kağıdı yine aynı titizlikle saran köylüler, dilleri ile kenarını ıslatıp yapıştırdıkları sigara rulosuna son rötuşları verirler ve nihayet kurumuş dudaklarına yapışan kağıt artıklarını tükürürlerdi. Ağızlığa yerleştirilen sigara benzinli çakmakla yakılır ve içimine doyum olmazdı. Sigara içmek bile böyle bir adap ve emek gerektirirdi; adeta bir tören gibi.

Gençler, sigarayı çoraplarının içinde taşırdı. Esnek sigara paketi ayak bileğinin şeklini alırdı o zaman. Bakkalda alış verişlerin bir kısmı takas usulü yapılırdı. Tıpkı bundan binlerce yıl önce yaşamış Mısır uygarlıklarında olduğu gibi. Adeta Teb veya Memfis’te hissederdi insan, zaman içinde uzunca bir yol alıp. Bir yumurta karşılığında bir paket İkinci, iki yumurtaya bir paket birinci ve kibrit alınabiliyordu. “Vasatı 40 çöp Malazlar” kibritleri süslerdi bakkalların tezgahını. Benzinli çakmaklar yetişkinlerin tabakasına özgü bir aksesuardı ne da olsa.

Bıyığı yeni terleyenler ve Almancılar sigaralarını beyaz gömleklerinin sol cebinde taşır... Delikanlılar duruma göre; eve giderken veya babasını gördüğünde çorap icinde, akranları ile beraberken sol üst cepte. Böyle bir sigara içme kültürü işte.

Köyümüzün tarihine mal olan mercimek tarlası efsaneleri denilince akla ilk gelen Tomo (Ahmet) amca idi. Tarlasını dönüm ölçeğinde “kesenediye” verdiğinden, işlenen alanı ölçerken adımlarını bayağı büyük attığı anlatılırdı. Bir rivayete göre, Tomo amca işlenen mercimek alanını ölçerken, bacaklarını mümkün olabildiğince açıp, gözüne kestirdiği bir sonraki adım noktasına kadar havada uçar vaziyette zıplayarak adımlarmış. Eski Muhtar’ın Ergül, en az üç dönüm olduğuna yemin ettiği alanın Tomo amcanın adımlarında nasıl olup da bir dönüme indirildiğini yana yakıla anlatır dururdu.

Hacı Abdullah amcaların tarlasında mercimek işlerken, bir yaz yağmuruyla yarıda bırakmıştık işi. Köye döndüğümüzde, arkadaşlarla grup kararı alıp, en azından işlediğimiz alanın parasını istemek için evlerine gitmiştik akşamleyin. Bizi avlunun girişinde karşılayan Zebey teyzenin, parayı vermek şöyle dursun, “sizin babanızın ağzına...” yorumları eşliğinde tepemizden yağdırdığı iri taşlardan zor kurtarabilmiştik canımızı. Abdullah amcanın tarlasını işleyenlerin en büyük iki kazancı vardır; oğlu Hacı’nın deli gibi kullandığı traktörle tarlaya sağ salimen varmak ve kafası gözü yarılmadan eşi Zebey’den para isteyebilmekti bunlar!

Cemal amca, Dedenin Eteği Tepesinin doğusunda bulunan tarlasını işlettirirdi bize. Mercimek işleme saatinin bitimi, tepenin üzerinden batan güneşe endeksliydi. Gün batımında hepimiz minibüsüne doluşur köye giderdik. Ödemeler Osman amcanın bakkalının önünde yapılırdı ve nakitti.

Mercimek hasadına alternatif olarak nohut eken Haceli amcanın, tarlasında götürüp getirdiği amelelerden bir de yol parası aldığı rivayet olunurdu. Günlüğü iki buçuk liraya adam çalıştırırdı. Ancak tarlaya taşıdığı çalışanlardan gidiş ve dönüş ücreti olarak ikişer buçuktan beş lira tahsil edeceğini söylerdi. Böylece, çalışanlar eli borçlu çıkarlardı bu işten. Ağabeyimin kendisine hala iki buçuk lira borcu olduğunu söyler durur.

Haceli amcanın oğlu Ahmet’in nohut tarlasındaki dinlenme aralarında gururla gösterdiği ve bizde büyük hayranlık uyandıran bir yeteneği vardı. Upuzun diliyle burnunun istediği yerini yalayabiliyordu.

Köyümüzün Michael Schumacher’i hiç şüphesiz Doktor Osman amcanın büyük oğlu Süleyman ağabeydi. Vücudu öne kaykılmış vaziyette sağa sola yalpa yaparak yürüyüşünü hala hatırlarım. Direksiyonuna kurulduğu zaman Kullanmanın da ötesinde, adeta bir sanat ircaa ettiği Fiat 450 traktörü İtalyan-Türk ortak yapımı olduğundan “bu motur gırıh dölü...” derdi. Traktörü ne kadar hızlı kullandığını kestirmek güçtü. Harman yerinden köye girerken, mezarının yanından inen dik yokuşun başında vitesten attırdığı traktör ile itam gaz aşağıya inerken virajı alamayıp Hüsnü amcanın tarlasındaki ceviz ağacının üzerinden uçar vaziyette ekinlerin içine defalarca indiğini bilmeyen yoktur. Tarlasının ortasındaki traktörü ilk gördüğünde gözlerine inanamayan Hüsnü amca, sonraları bu duruma alışmıştı: “ula... gene mi Sülüman!”

Traktör şoförlüğündeki pirimiz Süleyman ağabeyin babası Doktor Osman olarak bilinirdi. Askerliğini sıhhiye eri olarak yapmıştı ve köydeki sağlık sorunlarına ilk o müdahale ederdi. Onun çare bulamayacağı hastalık yoktur diye düşünürdüm hep. Osman amcanın kaynatılmış şırıngasından  yediğim hatırı sayılır iğnelere rağmen, onu hep büyük bir sevgi ile anarım.  Köydeki bir çok yeniliğin de babası sayılırdı. Köye gelen sinema gösterisini ilk kez seyretmeye giriş harçlığım 150 kuruşu ondan almıştım. Onunla birlikte başlamıştı Sarı Kızlar dönemi mercimek tarlalarında. Sarı Kızlar adı, günlerce güneş anlında çalışmaktan açılan saç renklerinden dolayı verilmişti onlara. Güney ve güney doğu Anadolu’dan kamyonlara balık istifi doluşarak gelirler ve bizim diyarlarda mercimek işlerlerdi. Aralarında erkekler de bulunmasına rağmen isimleri “Sarığızlar” kalmıştır.

Mercimek işleme yarışında birinciliği kimseye kaptırmayan isim hiç şüphesiz Eski Muhtarın oğlu Şerafettin ağabeydi. Ellerinin büyüklüğünü tarif etmek mümkün değil. Öğle yemeği aralarında o devasa ellerini terlemiş koltuğunun altına sıkıştırır ve ne de güzel “zort zort zort” sesleri çıkarırdı. Küçük kardeşi Ergül onun bu yeteneğini hep kıskanç bakışlarla izlerdi.

Adanın tepesine çıkıp, dört bir yandan ala bildiğince yayılan rengarenk tarlalardan yankılanan ve yön değiştiren ılık yaz rüzgarıyla bir oraya bir buruya savrulan türküler dinlerdik kadınlardan.

Tarlalardan köye getirilen mercimeklerin yüklendiği mavgunatların (römork) peşinden koşan çocuklar, çitlemek için tutam mercimek aşırırlardı. Bu eylem, bazen mavgunatlardan kazara yere indirilen büyük mercimek yığınlarına kızan yük sahibinin çocukları kovalamaya başlamasıyla eğlenceli bir kovalamacaya dönüşürdü.

Mercimekler, tarlada kurur ve peyderpey harman yerine getirilirdi. Mercimek harmanları, “eşgördüm” ve “saklanbaç” oynayan çocukların vazgeçilmez mekanıydı.

Traktörlerin arkasındaki düvenin üzerine oturup, mercimek samanıyla aynı rengi alıncaya kadar tozlanmak en büyük hobimizdi. Genelde hiçbir eğlencemize sıcak bakmayan büyüklerin bu eğlenceye neden göz yumdukları sonradan anlaşıldı: Bizleri düven ağırlığı olarak kullanıyorlardı! Zaman zaman düvenden fırlar komşu harmanın içine gömülürdük. Düveni yeniden yakalamak pek keyifli bir işti. Yapanlar bilir...

Sonbahara doğru hasat bitiminde mercimek samanlarının yayıldığı harman yeri yumuşacık olurdu. Altın sarısı zemin top oynamak için idealdi... Tam gol atmak üzereyken samanda ayağı kayıp düşen oyuncuları görmeye değerdi. Bunun istisnası forvetimiz İzzetti. Tek bacak üzerinde Dengesini nasıl olup da koruduğunu hala merak ederim. Kalecilerin korkulu rüyasıydı İzzet. Topa hangi ayağıyla vuracağını kestirmek son ana kadar mümkün olmazdı.

Dayımın kızı Emine, mercimeğe ısrarla memircek derdi. Komşuları ve sınıf arkadaşım (Etçi’nin) Mustafa da memircek derdi. Bunun aşağı mahalleye özgü bir diyalekt olduğunu düşünmeye başlamıştık. Mustafa zaten her şeyi yeniden adlandırırdı. Sevgili öğretmenimiz Yaşar, Mustafa’ya hemşire kelimesini hemşeri olarak okutama başarısını gösteremeden köyden ayrılmıştır.

Hasat sonrası Seyfe Gölü’nün boz çamurlu suyunda serinleyen köylülerimizi hatırlarım. Şişirilmiş şamriyel (tekerlek iç lastiği) içinde parlayan göbekleriyle. Çocuklar için gölün en derin yeri sayılan direğin dibinde dalmak bir nevi prestij meselesiydi. Seyfe Gölü’nün çamurlu suyu, civar köylerden gelen kadınların yıkayıp arıttığı koyun yünü karışmış haliyle bir başka olurdu.

Derken sonbahar gelir ve ortalığı tatlı bir renk cümbüşü alırdı. Ağaçlar açık yeşil ve kızıl tonlardan parlak sarı renklere kadar anlarca renk ile bezenmiş nazlı nazlı salınırlardı esen rüzgarda... Koyunlara tarlalara giriş izni çıkardı. Yazın ılık rüzgarları yerini sonbaharın serin esintilerine bırakır ve harman yerlerindeki son hasatlar da ambarlara kaldırılırdı. Köylüler yavaş yavaş yeni hasat ekimine hazırlanır ve önlerindeki uzun kışın bitmesini beklemeye koyulurlardı.

Ali Erbaş

Tahran, Şubat 2003

 

Anasayfa | Devrimciler | Mercimek | Café Venedik | EPİLOG | Atlılar | DAMBAŞI | Carpe diem | BOZKIRDA | Örtmenim

Yenilik: 24.02.09