|
Mercimek... Memircek
Yaz mevsimiyle birlikte
açılan hasat sezonunun en çilekeş evresini oluştururdu mercimek işlemek.
Bütünüyle insan emeğine dayanan bir işti.
Köylüler, mercimek
tarlalarında saf oluştururlardı, ağaran günün ilk ışıklarıyla ve kıyasıya
mücadele verirlerdi mercimeğe karşı.
Mercimek dalının
topraktan sökülmesiyle birlikte, peşinden hafif nemli taze bir toprak
serpilirdi havaya. Toprağın hoş kokusu, köylülerin bıyığı ile sakalları
arasına gömülmüş Yenice sigarasından çıkan dumana karışır ve ortalığı mistik
bir koku daha alırdı. Sigaralar kıdem kıdem yerleştirilirdi ceplere.
Yaşlılar, yaz güneşinde pırıl pırıl insanın gözünü alan tabakalarındaki
tütünlerini büyük bir titizlikle çıkarırlardı ceketlerinin iç ceplerinden.
Şeffaf sigara kağıdı sol elin baş parmağı ile işaret parmağı arasına
yerleştirilir ve tütün iki parmak arasında çukurlaştırılan kağıda yayılırdı.
İnce kağıdı yine aynı titizlikle saran köylüler, dilleri ile kenarını
ıslatıp yapıştırdıkları sigara rulosuna son rötuşları verirler ve nihayet
kurumuş dudaklarına yapışan kağıt artıklarını tükürürlerdi. Ağızlığa
yerleştirilen sigara benzinli çakmakla yakılır ve içimine doyum olmazdı.
Sigara içmek bile böyle bir adap ve emek gerektirirdi; adeta bir tören gibi.
Gençler, sigarayı
çoraplarının içinde taşırdı. Esnek sigara paketi ayak bileğinin şeklini
alırdı o zaman. Bakkalda alış verişlerin bir kısmı takas usulü yapılırdı.
Tıpkı bundan binlerce yıl önce yaşamış Mısır uygarlıklarında olduğu gibi.
Adeta Teb veya Memfis’te hissederdi insan, zaman içinde uzunca bir yol alıp.
Bir yumurta karşılığında bir paket İkinci, iki yumurtaya bir paket birinci
ve kibrit alınabiliyordu. “Vasatı 40 çöp Malazlar” kibritleri süslerdi
bakkalların tezgahını. Benzinli çakmaklar yetişkinlerin tabakasına özgü bir
aksesuardı ne da olsa.
Bıyığı yeni terleyenler
ve Almancılar sigaralarını beyaz gömleklerinin sol cebinde taşır...
Delikanlılar duruma göre; eve giderken veya babasını gördüğünde çorap icinde,
akranları ile beraberken sol üst cepte. Böyle bir sigara içme kültürü işte.
Köyümüzün tarihine mal
olan mercimek tarlası efsaneleri denilince akla ilk gelen Tomo (Ahmet) amca
idi. Tarlasını dönüm ölçeğinde “kesenediye” verdiğinden, işlenen alanı
ölçerken adımlarını bayağı büyük attığı anlatılırdı. Bir rivayete göre, Tomo
amca işlenen mercimek alanını ölçerken, bacaklarını mümkün olabildiğince
açıp, gözüne kestirdiği bir sonraki adım noktasına kadar havada uçar
vaziyette zıplayarak adımlarmış. Eski Muhtar’ın Ergül, en az üç dönüm
olduğuna yemin ettiği alanın Tomo amcanın adımlarında nasıl olup da bir
dönüme indirildiğini yana yakıla anlatır dururdu.
Hacı Abdullah amcaların
tarlasında mercimek işlerken, bir yaz yağmuruyla yarıda bırakmıştık işi.
Köye döndüğümüzde, arkadaşlarla grup kararı alıp, en azından işlediğimiz
alanın parasını istemek için evlerine gitmiştik akşamleyin. Bizi avlunun
girişinde karşılayan Zebey teyzenin, parayı vermek şöyle dursun, “sizin
babanızın ağzına...” yorumları eşliğinde tepemizden yağdırdığı iri taşlardan
zor kurtarabilmiştik canımızı. Abdullah amcanın tarlasını işleyenlerin en
büyük iki kazancı vardır; oğlu Hacı’nın deli gibi kullandığı traktörle
tarlaya sağ salimen varmak ve kafası gözü yarılmadan eşi Zebey’den para
isteyebilmekti bunlar!
Cemal amca, Dedenin Eteği
Tepesinin doğusunda bulunan tarlasını işlettirirdi bize. Mercimek işleme
saatinin bitimi, tepenin üzerinden batan güneşe endeksliydi. Gün batımında
hepimiz minibüsüne doluşur köye giderdik. Ödemeler Osman amcanın bakkalının
önünde yapılırdı ve nakitti.
Mercimek hasadına
alternatif olarak nohut eken Haceli amcanın, tarlasında götürüp getirdiği
amelelerden bir de yol parası aldığı rivayet olunurdu. Günlüğü iki buçuk
liraya adam çalıştırırdı. Ancak tarlaya taşıdığı çalışanlardan gidiş ve
dönüş ücreti olarak ikişer buçuktan beş lira tahsil edeceğini söylerdi.
Böylece, çalışanlar eli borçlu çıkarlardı bu işten. Ağabeyimin kendisine
hala iki buçuk lira borcu olduğunu söyler durur.
Haceli amcanın oğlu
Ahmet’in nohut tarlasındaki dinlenme aralarında gururla gösterdiği ve bizde
büyük hayranlık uyandıran bir yeteneği vardı. Upuzun diliyle burnunun
istediği yerini yalayabiliyordu.
Köyümüzün Michael
Schumacher’i hiç şüphesiz Doktor Osman amcanın büyük oğlu Süleyman ağabeydi.
Vücudu öne kaykılmış vaziyette sağa sola yalpa yaparak yürüyüşünü hala
hatırlarım. Direksiyonuna kurulduğu zaman Kullanmanın da ötesinde, adeta bir
sanat ircaa ettiği Fiat 450 traktörü İtalyan-Türk ortak yapımı olduğundan
“bu motur gırıh dölü...” derdi. Traktörü ne kadar hızlı kullandığını
kestirmek güçtü. Harman yerinden köye girerken, mezarının yanından inen dik
yokuşun başında vitesten attırdığı traktör ile itam gaz aşağıya inerken
virajı alamayıp Hüsnü amcanın tarlasındaki ceviz ağacının üzerinden uçar
vaziyette ekinlerin içine defalarca indiğini bilmeyen yoktur. Tarlasının
ortasındaki traktörü ilk gördüğünde gözlerine inanamayan Hüsnü amca,
sonraları bu duruma alışmıştı: “ula... gene mi Sülüman!”
Traktör şoförlüğündeki
pirimiz Süleyman ağabeyin babası Doktor Osman olarak bilinirdi. Askerliğini
sıhhiye eri olarak yapmıştı ve köydeki sağlık sorunlarına ilk o müdahale
ederdi. Onun çare bulamayacağı hastalık yoktur diye düşünürdüm hep. Osman
amcanın kaynatılmış şırıngasından yediğim hatırı sayılır iğnelere rağmen,
onu hep büyük bir sevgi ile anarım. Köydeki bir çok yeniliğin de babası
sayılırdı. Köye gelen sinema gösterisini ilk kez seyretmeye giriş harçlığım
150 kuruşu ondan almıştım. Onunla birlikte başlamıştı Sarı Kızlar dönemi
mercimek tarlalarında. Sarı Kızlar adı, günlerce güneş anlında
çalışmaktan açılan saç renklerinden dolayı verilmişti onlara. Güney ve güney
doğu Anadolu’dan kamyonlara balık istifi doluşarak gelirler ve bizim
diyarlarda mercimek işlerlerdi. Aralarında erkekler de bulunmasına rağmen
isimleri “Sarığızlar” kalmıştır.
Mercimek işleme yarışında
birinciliği kimseye kaptırmayan isim hiç şüphesiz Eski Muhtarın oğlu
Şerafettin ağabeydi. Ellerinin büyüklüğünü tarif etmek mümkün değil. Öğle
yemeği aralarında o devasa ellerini terlemiş koltuğunun altına sıkıştırır ve
ne de güzel “zort zort zort” sesleri çıkarırdı. Küçük kardeşi Ergül onun bu
yeteneğini hep kıskanç bakışlarla izlerdi.
Adanın tepesine çıkıp,
dört bir yandan ala bildiğince yayılan rengarenk tarlalardan yankılanan ve
yön değiştiren ılık yaz rüzgarıyla bir oraya bir buruya savrulan türküler
dinlerdik kadınlardan.
Tarlalardan köye
getirilen mercimeklerin yüklendiği mavgunatların (römork) peşinden koşan
çocuklar, çitlemek için tutam mercimek aşırırlardı. Bu eylem, bazen
mavgunatlardan kazara yere indirilen büyük mercimek yığınlarına kızan yük
sahibinin çocukları kovalamaya başlamasıyla eğlenceli bir kovalamacaya
dönüşürdü.
Mercimekler, tarlada
kurur ve peyderpey harman yerine getirilirdi. Mercimek harmanları,
“eşgördüm” ve “saklanbaç” oynayan çocukların vazgeçilmez mekanıydı.
Traktörlerin arkasındaki
düvenin üzerine oturup, mercimek samanıyla aynı rengi alıncaya kadar
tozlanmak en büyük hobimizdi. Genelde hiçbir eğlencemize sıcak bakmayan
büyüklerin bu eğlenceye neden göz yumdukları sonradan anlaşıldı: Bizleri
düven ağırlığı olarak kullanıyorlardı! Zaman zaman düvenden fırlar komşu
harmanın içine gömülürdük. Düveni yeniden yakalamak pek keyifli bir işti.
Yapanlar bilir...
Sonbahara doğru hasat
bitiminde mercimek samanlarının yayıldığı harman yeri yumuşacık olurdu.
Altın sarısı zemin top oynamak için idealdi... Tam gol atmak üzereyken
samanda ayağı kayıp düşen oyuncuları görmeye değerdi. Bunun istisnası
forvetimiz İzzetti. Tek bacak üzerinde Dengesini nasıl olup da koruduğunu
hala merak ederim. Kalecilerin korkulu rüyasıydı İzzet. Topa hangi ayağıyla
vuracağını kestirmek son ana kadar mümkün olmazdı.
Dayımın kızı Emine,
mercimeğe ısrarla memircek derdi. Komşuları ve sınıf arkadaşım (Etçi’nin)
Mustafa da memircek derdi. Bunun aşağı mahalleye özgü bir diyalekt
olduğunu düşünmeye başlamıştık. Mustafa zaten her şeyi yeniden adlandırırdı.
Sevgili öğretmenimiz Yaşar, Mustafa’ya hemşire kelimesini hemşeri
olarak okutama başarısını gösteremeden köyden ayrılmıştır.
Hasat sonrası Seyfe
Gölü’nün boz çamurlu suyunda serinleyen köylülerimizi hatırlarım. Şişirilmiş
şamriyel (tekerlek iç lastiği) içinde parlayan göbekleriyle. Çocuklar için
gölün en derin yeri sayılan direğin dibinde dalmak bir nevi prestij
meselesiydi. Seyfe Gölü’nün çamurlu suyu, civar köylerden gelen kadınların
yıkayıp arıttığı koyun yünü karışmış haliyle bir başka olurdu.
Derken sonbahar gelir ve
ortalığı tatlı bir renk cümbüşü alırdı. Ağaçlar açık yeşil ve kızıl
tonlardan parlak sarı renklere kadar anlarca renk ile bezenmiş nazlı nazlı
salınırlardı esen rüzgarda... Koyunlara tarlalara giriş izni çıkardı. Yazın
ılık rüzgarları yerini sonbaharın serin esintilerine bırakır ve harman
yerlerindeki son hasatlar da ambarlara kaldırılırdı. Köylüler yavaş yavaş
yeni hasat ekimine hazırlanır ve önlerindeki uzun kışın bitmesini beklemeye
koyulurlardı.
Ali
Erbaş
Tahran, Şubat 2003
|