|
“Devrimciler Kuş Öldürmez...”
Köy meydanından dar bir sokak
çıkar Kadir Ağanın dükkanına. Aralığın sonundaki ev bizim Eski Evdir.
Oradan üzüm bağlarına taşındıktan sonra evin adı Eski Ev kaldı... Yoksa
eskiliğinden değil! Bunca anı sinmiş kerpiç duvarlarına. Şu saatten sonra
eskiye çıkarırsak adını biraz ayıp kaçar o Eve karşı...
Kış günü donarak ölen bir ebabil
kuşu bulmuştuk evin avlusunda... Oradan taşındıktan sonra neden hala
avlusunda ölü kuş arıyorduk az sonra anlatacağım...
Biz bu kuşu kanatlarından duvara
çiviledik önce... Sonra da beyaz kireci kavlamaya yüz tutmuş kerpiç duvarın
üzerine ilk sloganımızı kurşun kalemle amcamın oğlu Şakir yazdı:
“Devrimciler
Kuş Öldürmez!”
Sloganın üzerine bir ok
çizip kuşun kanatlarına kadar uzattık ucunu...
Devrimciler?
Bizler! İlkokul kaçkını iki
çoluk çocuk işte. Pek de ciddiye alınacak bir yanımız olduğu söylenemez.
Zaten kendi aramızda bile bölünmüştük. Ankara’dan gelenler “Dev Yol”
diye bir dernek kurdu. Kuşlara kıyamayan ve genel merkezi bizim eski ev olan
dernek yani. Sonra İzmir’den Memduh (Tintin Hacı’nın oğlu) gelip başımıza
“Dev Genç” diye bir dernek çıkardı... Derken zaman içinde bir de nur
topu gibi “Dev Sol”umuz oldu... Bunca derneğe kimse ses etmiyordu.
Ama bir gün derneklerin sayısı köydeki devrimci sayısın geçince iş muhtara
kadar çıktı.
Muhtarımız o yılarda Süleyman
amca. Yanında aza ve güvenlik görevlileriyle bizim derneği bastı. Kocabağ’i
de bilirkişi olarak yanına almıştı... Diğer dernekleri basması pratik
nedenlerden ötürü mümkün değildi, çünkü onların bir genel merkezi yoktu.
Bizim genel merkez tam olarak, Eski Evin yatak odası idi...
Diğer dernekler ideolojik
mücadelelerine yersiz yurtsuz devam ede dursunlar, bizim mekan bilindiğinden
ikide bir basılırdık... Milli Hasan’ın servet “Biz burada ilkokul
öğrencilerine yardımcı ders veriyoruz...” diye beyaz bir yalanla durumu
idare etmişti başlarda. Muhtar bize dönüp söylediklerini doğrulattı “Öyle mi
la... Essahtan da ders mi veriyo Mıllasanın oğlu size?” “Veriyor!” derdik
çaresiz.
Ne var ki duvarda çivili ölü
kuşa dair sloganımız her şeyi alt üst etti. Sanki devrimcilerin kuşlar
hakkında ne düşündükleri çok lazımmış gibi! Muhtar kuşun altındaki
“Devrimciler
kuş öldürmez”
sloganını görünce doğal
olarak meraklanıp “Bu ne lan? Siz gomünist mi oldunuz eşşoğluları?” demez
mi... Gel de çık işin içinden. Durup dururken bir de komünist damgası yedik.
O yıllarda komünizm, sahip olduğun “her şeyi” başkalarıyla paylaşmak
demekti... Kötü bir şöhreti vardı nedense... Marx’ın kemikleri sızlamıştır
eminim... Açıkçası, ahlaki yönden de kimsenin üzerine alınmak istemediği bir
çeşit yaşam biçimiydi çünkü...
Bizim dernekler komşu köyler
çapında sesini duyurmakta gecikmedi ve Dalakçı bir dönem Küçük Moskova
olarak anıldı. Zaman içinde bizim ev dernek faaliyetlerine kapatılınca, Deli
Ormanda sürdürdük faaliyetlerimizi... Dağa çıktık yani... Servet yine
anlamadığımız bir sürü şey anlatır dururdu. Sonunda siyasi konulardan
sıkılınca, Ankara’nın varoş sinemalarında izlediği açık filmleri anlatırdı.
Bence toplantıların en eğlenceli yönü, film anlatılan ikinci bölümüydü.
İtiraf ediyorum!
Derken Behice Boran bir parti
kurdu. Köyümüzden bazıları da bu partiye üye oldu. Cobbanın Sami Kırşehir il
başkanlığında yönetimdeydi galiba. Herkesin partiye üye olmasını anlarım da,
dayım Deli Duran hangi akla hizmet üye oldu kimse çözebilmiş değildi. Sonra
kendisi itiraf etti “Üç beş kuruş çıkarımız olur diye...” “O zaman yanlış
partiye yazılmışsın dayı!” demiştim. Derken Türkiye’nin siyasi gündemi on
yılını doldurup, rutin askeri darbelerden biri daha yapıldı... Ve biz yine
marşlarla uyandık yataklardan... Nedense darbeler hep sabahın köründe, daha
milletin afyonu patlamadan yapılırdı...
Darbeyle birlikte ne kadar parti
üyesi varsa birer birer toplanıp “merkeze” alınmaya başlandılar...
Dayımın pabucuna taş kaçmış... Korkudan üç buçuk atıyor zavallı adam! Acele
Sami’yi bulup partiden istifa etmek istediğini söylemiş. İşin içinde
“merkeze” çekilip adam akıllı benzetilmek de var...
Sami, istifasını sözlü olarak
bildiren dayıma şöyle tepeden bir bakmış... Aslında dayım gayet uzun boylu
bir adamdır. O tepeden bakarken dayım karşısında oturuyordu mutlaka. “Eov!
Ben partiden istifa ediyom gayri...” dediğinde Sami istifini bozmadan cevap
vermiş “Duran ağa... Ben şimdi partinin idarecisi olarak bu durumda ne desem
yalan olur valla. Sen istifa dilekçeni önce bir kaleme ver bakalım. Sonra
komisyon toplar değerlendiririz!” Dayım Sami’ye bakıp sağlam bir küfür
savurmuş...
“Yavrum Göbeeeeel! İlaaaahe Allah belanı vereeeee!”
O seçme küfürlerini ede dursun, Sami gülmekten kuduruyormuş doğal olarak...
Dayım sonunda benzetildi
de bildiğim kadarıyla... Karakola çekilip, yirmi bir gün boyunca tabanları
şişirilince ötmeye başlamış... Ne kadar işbirlikçisi varsa birer birer
itiraf etmiş! En yakın işbirlikçisi devlet hastanesinin başhekimi... Dahası
var... Emirleri cumhuriyet savcısından alıyor falan... Karakoldakiler
dayaktan aklını yitirdiğine kanaat getirip mahkemeye sevk etmişler sonunda.
Mahkemede, aleyhinde somut bir suçlama olmadığı için beraat ettiğini duyunca
hemen ayakkabılarını çıkarmış... Bacağını hakime doğru uzatıp dayaktan şişen
tabanlarını göstermiş “Hakim efendi bunlar ne olacak?” diye... Hakim ne
desin? “Olacak o kadar çık dışarı!” diye yolu göstermiş dayıma...
Derken ara rejim bitti ve
yeniden seçimler yapıldı... Yerel seçim demek, muhtarlık seçimi demekti.
Köylü kadınlar, kendi “kabinelerinin” adayı seçilsin diye inanılmaz
lobicilik yaparlardı.
Köyde uzun yıllar muhtarlık
yapan Süleyman amca bu kez (Tapan) Ömer amca karşısında seçimleri kaybetti.
Bu olay köyün yakın tarihi boyunca uzun zaman enine boyuna konuşuldu...
Muhtar Süleyman kendi anlayışına
göre köye gerçekten yararlı hizmetler vermiş bir yöneticiydi. Ömer amcanın
da kendine göre bir üslubu vardı. Uzun yıllar Ankara’da yaşamıştı. Tüm
özellikleri bir yana, onu mükemmel bir baba olarak hatırlarım. Oğullarıyla
son derece uyumlu bir iletişim kurmuştu. Çocukların adam yerine konulmadığı
bir ortamda bu davranış büyük bir yenilikti... Eşi Emine abla sevgiyle
hatırladığım harika bir insandır. Ömer amcayı, muhtar olduktan sonra da yaz
tatillerinde sık sık ziyaret ederdim. Ankara’da çalıştığı yıllara dair
müthiş anıları vardır. İnanılmaz bir espri anlayışı ve bunları aktardığı
müthiş zekası hep etkilemiştir beni... Çalıştığı hastanenin gece
nöbetlerinde başına gelenleri bir kitap halinde yayınlamak lazım... Çok
renkliler...
Ömer amcadan sonra muhtarlık
Ankaralılardan Alamancılara geçti. Mühür bu kez uzun yıllar Düsseldorf’ta
yaşadıktan sonra köye kesin dönüş yapan Hacı amcanın cebindeydi. Onun da
kendine göre bir üslubu vardı. Muhtarlık seçimleri son iki adayla reform ve
rönesans devrini yaşamıştı. Muhtarlık kurumuna yeni anlayış getirilmişti...
Kurumun alt birimleri olan “Köy İhtiyar Heyeti” ve “Azalık” gibi makamlara
genç insanları atandı. Esasen İhtiyar Heyeti Üyesi olarak genç birilerini
karşımızda görmek bizim de garibimize giderdi doğrusu... Sonra herkes
alıştı bu yeniliğe...
Hacı amca köy bakkallarını da
denetlerdi. Köy bakkalı derken, topu topu iki bakkalımız vardı. Bir gün
Kadir Ağanın bakkalını denetliyor. Tezgahtan sinek ilacını alıp azalardan
birine gösterdi “Bak bunun üzerinde fiyat etiketi yok...” Sonra Kadir Ağaya
dönüp sordu “Niye malların üzerine fiyat etiketi yapıştırmıyorsun Kadir
Ağa?” Azalardan İsmail, sinek ilacının kutusunu aşağılayıcı bir bakışla
inceleyip, iyice dudak büktükten sonra yorumunu yaptı “Bu ilaç sinek minek
de öldürmüyo zaten Gadir Emmi!” Kadir Ağa istifini bozmuyor “İyi yiğenim,
alma o zaman...” Çözüm o sırada okey oynayan bir köylüden geldi
“Sinaa dutacaan aha bööle...
Ayanıng altını gıdıhlayacaang... Singek guluncu ilacı aazına sıhacaan!”
Kullanma kılavuzu gibi konuşmuştu hazret. Sineği iki bacağından tutup,
ayağının altını gıdıkladıktan sonra gülerken ağzına ilaç sıkmak... Kimin
aklına gelir böyle bir yöntem?
Evet! (Cümle kurarken “Evet”
kelimesiyle başlamak doğru değilmiş. Bu yazı siyasi bir nitelik
taşıdığından, ben de sırf muhalefet olsun diye anlamsız bir evet ile
başladım zaten...)
Evet... Bir sürü devrimci
derneği kurulmuştu ama bir eksiğimiz vardı! Dernek üyeleri kime karşı
bilinçlendirilecekti? Şöyle ağız tadıyla taşlı sopalı kavga yapacağımız
karşıt görüşlü unsurlar da yoktu köyde! Herkes birbiriyle komşu, eş, dost!
Böylece köyün burjuvalarını
hedef alan bir strateji üzerine kafa yoruldu zaman içinde. Dalakçı’da
burjuva arayanın işi her zaman zor olmuştur... Örneğin Cobbanın Bekir’in
kapısına dayanmak anlamsız olurdu şüphesiz. Ne var ki bu köylümüzün evi de
köyün hemen meydanında. Bakkala çakkala yakın. Caminin karşısında. Postane
öyle bir mesafede ki, eve telefon bağlatmamış bile! Kadınlar aşağı çeşmeden
bin bir emekle su çekerken (bu yüzden kendilerine emekçi
denilmiştir...) Cobbanın Bekir ve ailesi aynı sıkıntılara katlanmıyorlar,
çünkü çeşme yanı başlarında... İlçeye inecek minibüs evlerinin önünden
kalkıyor... Köye karpuz satmaya gelen kamyonlar orada duruyor ve her
kamyondan beleş karpuz alıp haksız kazanç elde ediyor... Böylece köy halkı
ile onun arasında ciddi bir refah uçurumundan söz etmek gerekir... Birinci
hedefimiz köy merkezinde çıkar amaçlı mülk edinen rantçı Cobbanın Bekir
olmalıdır...
Diğer hedefler? Göreceli olarak
varlıklı Alamancılardı elbette... Biz de Mevlüt amcayı gözümüze kestirdik...
O sıralar köyde bulunan tek Alamancıydı çünkü... Zafer ağabey kapısına
dayandı “Mevlüt emmi!” “Ne var?” “Mevlüt emmi senin niye bu kadar malın
mülkün var da bizim yok!” Mevlüt amca Zafer ağabeye iyisinden bir tomar sopa
atacak ama, Almanya’da gece gündüz çalışmaktan beli iki büklüm olduğundan
ancak sövebiliyor “Get şurda donguzun dölü...”
Burada ciddi bir paradokstan söz
etmek lazım. Bir yandan dernek üyesi iken, bir yandan da burjuva
takımındandık! Üstelik dernek bizim eski evde faaliyetlerini sürdürüyordu...
Derken muhtar Süleyman bu olaya çabuk uyandı ve bir gün hepimizi yaka paça
dışarı attı eski evimizden! Biz de faaliyetlerimizi
“Sürgünde Dev Genç” olarak deli
ormanda sürdürdük çaresiz... Deli orman dediysek yanlış anlaşılmaya! Üç beş
ağaç birikintisinden söz ediyorum...
Renkler de siyasallaşmıştı o
dönem...
Devlete ait bir çok kurum sarı
renk üzerine yazardı isimlerini... PTT, TEKEL bunlardan bazılarıydı...
Yağın, sigaranın, deterjanın, benzinin, mazotun bulunmadığı dönemler...
Bakkaldan deterjan alırken, yanında zorla, bir şişe seksen derecelik Rebul
veya Pereja kolonyası dayatılıyor... Evler, deterjan alırken yanında
dayatılan kolonyalarla dolup taşmış vaziyetteydi...
O yıllarda sendikaların rengi de
sarıydı... Bundan en çok nasibini alan Gürrük Hasan’ın minibüsü olmuştur! O
da sarı renkliydi çünkü... Devrimciler sarı renkli minibüse binmeli mi
binmemeli mi...
Köy Alamancı dolu olduğundan
PTT’ye kimsenin laf söyleme lüksü yoktu. Şöyle ağız tadıyla şöyle bir
kapısını penceresini taşlayamadık bile... Gerçi tek penceli köhne bir odaydı
bizim PTT... TEKEL ürünleri de öyleydi... Bakkalı tanıyan tüttürebiliyordu
filtreli filtresiz sigarayı. Birinci, İkinci... (Bunların içinden en rezili
Üçüncü sigarasıdır emin olun!) Bafra... Yenice... Yeni Harman... Gelincik...
Maltepe... Samsun...
Ankara’dan gelenlerin, Samsun
sigara paketinin sağ üst köşesindeki tütün yaprağı logosuna bakma
hastalıkları vardı... Logonun renklerine göre sigaranın kalitesinin
bileceklermiş... Yok daha neler... Bizim milletin aklı böyle şeylere çalışır
işte... Sanki doyasıya tüttüreceğimiz sigara varmış gibi... Köy meydanında
toplanan uzun boylu izmaritler neyimize yetmiyordu ki!
Derken bir dönem Samsun 216
çıktı... Burjuva sigarası. Çünkü Alamancılar getiriyordu. Filtreli sigara
zaten burjuva sigarası... Alamancıların getirdiği diğer sigaralar da bayram
havası estirirdi köyde. Lord, Stuyvesant, Peer, Ernte 23, Pal Mall...
Hatırlamayan yoktur eminim... Ne kadar keskindi tününün kokuları öyle değil
mi! Vanilya tadında sarmalık tütünler... Nescafe... Milka çikolata... Lux
sabun... Schauma şampuan... Alamancı bavulları mis gibi kokardı o yokluğun
içinde...
Emine ablam bir gün babamı
köşeye çekip sormuş “Baba Almanca Emine ne demek?” “Almancada Emine, Emine
demek...” “Safi ne demek?” “Safi de Safi demek...” “Fadime’nin de Alamancası
var mı?” “Alamancada Fadime demek, gene Fadime demek...” Ablam koşarak
yanımıza gelip gülmeye başladı “Viiliiii babam heç Almanca bilmiyo!”
Perşembe günleri Mucur’da Pazar
kurulurdu. Kış günü Pazar demek balık demek... Balık kelimesini iki tür
deniz canlısıyla sınırlandırmakta yarar var. Bunlardan biri Hamsi...
Karadeniz’den kamyonlara yüklenen kasalarda getirilir. Pazar yerinin bağrış
çağırışları arasında tere, roka ve envai çeşit yeşillikle poşetlerde köyün
yolunu tutar minik balıklar... Kış günü köyden Mucur’a gidip dönmek ayrı bir
mesele! Cemal amca o meşhur minibüsünü saatler öncesinden çalıştırır ısınsın
diye... Yanlış hatırlamıyorsam hepimiz yarı donmuş vaziyette inerdik Mucur
pazarına...
Dernekten öğrendiğim kadarıyla
ilk siyasi propagandamı babama yaptım. Bir kış günü izne gelmişti.
Alamancıların kış günü izne geldikleri varit değildir ama o gelmişti yine
de... Perşembe günü sofranın başında oturmuş balık yerken, nereden estiyse
“Bu düzen değişmeli!” dedim. Düzenin nesi varsa? Yer sofrasına çökmüş, somun
ekmekle balıklarımızı yiyoruz paşa paşa. Sofranın başındakilerden kimse
tepki göstermedi. Birden “Ne düzeni?” diye sordu babam. Sevinmiştim...
“Sömürge düzeni tabii ki!” dedim. “Bir kişinin tok olması için dört kişinin
aç gezmesi lazım! Bunu biliyor muyuz?” diye pekiştirdim bu tezimi. “İyi o
zaman...” dedi babam “Kalk git sofradan yeme bunları!” Vay başıma
gelenler... Balıklar hala arkamdan ağlıyordur eminim. Nitekim söylediklerim
doğru çıkmış, ben sofranın başından aç kalkarken, diğer burjuva yemeye devam
etmişti... Oranda bir terslik varmış gibi gözükse de, aç kaldığım göz ardı
edilemez...
İşte yıllar sonra köy
meydanındaki o Eski Ev yıkıldı. Kocaman bahçe oldu. Onlarca söğüt ağacı
filizlendi toprağından... İyisiyle kötüsüyle anılarımızın sindiği kerpiç
duvarlarından. Minik kuşu duvara çivilediğimiz odanın ortasından yapraklar
yeşerdi.
İlk baharın serin bir gününde
denk gelirseniz söğütlerin dallarına, taze yapraklarına bakın... Bir de
asırlık akasya yükselir az aşağıda... Eski Avlunun kenarında... Ve Adadan
esen serin rüzgarla bir başka salınır dalları. Mis gibi kokar yaprakları. O
zaman şöyle bir kulak verin hışırtılarına. Yıllar sonra bile, duvarları
kerpiçten örme, kireci kavlamış odanın sloganını fısıldayacaktır
kulaklarınıza:
“Devrimciler
Kuş Öldürmez...”

Emine aplama...
Ali
Singapur, 10.01.2005 |