DALAKÇI GENÇLİK Devrimciler

23.04.11

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

“Devrimciler Kuş Öldürmez...” 

Köy meydanından dar bir sokak çıkar Kadir Ağanın dükkanına. Aralığın sonundaki ev bizim Eski Evdir. Oradan üzüm bağlarına taşındıktan sonra evin adı Eski Ev kaldı... Yoksa eskiliğinden değil! Bunca anı sinmiş kerpiç duvarlarına. Şu saatten sonra eskiye çıkarırsak adını biraz ayıp kaçar o Eve karşı...

 Kış günü donarak ölen bir ebabil kuşu bulmuştuk evin avlusunda... Oradan taşındıktan sonra neden hala avlusunda ölü kuş arıyorduk az sonra anlatacağım...

 Biz bu kuşu kanatlarından duvara çiviledik önce... Sonra da beyaz kireci kavlamaya yüz tutmuş kerpiç duvarın üzerine ilk sloganımızı kurşun kalemle amcamın oğlu Şakir yazdı: “Devrimciler Kuş Öldürmez!” Sloganın üzerine bir ok çizip kuşun kanatlarına kadar uzattık ucunu...

 Devrimciler?

 Bizler! İlkokul kaçkını iki çoluk çocuk işte. Pek de ciddiye alınacak bir yanımız olduğu söylenemez. Zaten kendi aramızda bile bölünmüştük. Ankara’dan gelenler “Dev Yol” diye bir dernek kurdu. Kuşlara kıyamayan ve genel merkezi bizim eski ev olan dernek yani. Sonra İzmir’den Memduh (Tintin Hacı’nın oğlu) gelip başımıza “Dev Genç” diye bir dernek çıkardı... Derken zaman içinde bir de nur topu gibi “Dev Sol”umuz oldu... Bunca derneğe kimse ses etmiyordu. Ama bir gün derneklerin sayısı köydeki devrimci sayısın geçince iş muhtara kadar çıktı.

 Muhtarımız o yılarda Süleyman amca. Yanında aza ve güvenlik görevlileriyle bizim derneği bastı. Kocabağ’i de bilirkişi olarak yanına almıştı... Diğer dernekleri basması pratik nedenlerden ötürü mümkün değildi, çünkü onların bir genel merkezi yoktu. Bizim genel merkez tam olarak, Eski Evin yatak odası idi...

 Diğer dernekler ideolojik mücadelelerine yersiz yurtsuz devam ede dursunlar, bizim mekan bilindiğinden ikide bir basılırdık... Milli Hasan’ın servet “Biz burada ilkokul öğrencilerine yardımcı ders veriyoruz...”  diye beyaz bir yalanla durumu idare etmişti başlarda. Muhtar bize dönüp söylediklerini doğrulattı “Öyle mi la... Essahtan da ders mi veriyo Mıllasanın oğlu size?” “Veriyor!” derdik çaresiz.

 Ne var ki duvarda çivili ölü kuşa dair sloganımız her şeyi alt üst etti. Sanki devrimcilerin kuşlar hakkında ne düşündükleri çok lazımmış gibi! Muhtar kuşun altındaki “Devrimciler kuş öldürmez” sloganını görünce doğal olarak meraklanıp “Bu ne lan? Siz gomünist mi oldunuz eşşoğluları?” demez mi... Gel de çık işin içinden. Durup dururken bir de komünist damgası yedik. O yıllarda komünizm, sahip olduğun “her şeyi” başkalarıyla paylaşmak demekti... Kötü bir şöhreti vardı nedense... Marx’ın kemikleri sızlamıştır eminim... Açıkçası, ahlaki yönden de kimsenin üzerine alınmak istemediği bir çeşit yaşam biçimiydi çünkü...

 Bizim dernekler komşu köyler çapında sesini duyurmakta gecikmedi ve Dalakçı bir dönem Küçük Moskova olarak anıldı. Zaman içinde bizim ev dernek faaliyetlerine kapatılınca, Deli Ormanda sürdürdük faaliyetlerimizi... Dağa çıktık yani... Servet yine anlamadığımız bir sürü şey anlatır dururdu. Sonunda siyasi konulardan sıkılınca, Ankara’nın varoş sinemalarında izlediği açık filmleri anlatırdı. Bence toplantıların en eğlenceli yönü, film anlatılan ikinci bölümüydü. İtiraf ediyorum!

 Derken Behice Boran bir parti kurdu. Köyümüzden bazıları da bu partiye üye oldu. Cobbanın Sami Kırşehir il başkanlığında yönetimdeydi galiba. Herkesin partiye üye olmasını anlarım da, dayım Deli Duran hangi akla hizmet üye oldu kimse çözebilmiş değildi. Sonra kendisi itiraf etti “Üç beş kuruş çıkarımız olur diye...” “O zaman yanlış partiye yazılmışsın dayı!” demiştim. Derken Türkiye’nin siyasi gündemi on yılını doldurup, rutin askeri darbelerden biri daha yapıldı... Ve biz yine marşlarla uyandık yataklardan... Nedense darbeler hep sabahın köründe, daha milletin afyonu patlamadan yapılırdı...

 Darbeyle birlikte ne kadar parti üyesi varsa birer birer toplanıp “merkeze” alınmaya başlandılar... Dayımın pabucuna taş kaçmış... Korkudan üç buçuk atıyor zavallı adam! Acele Sami’yi bulup partiden istifa etmek istediğini söylemiş. İşin içinde “merkeze” çekilip adam akıllı benzetilmek de var...

 Sami, istifasını sözlü olarak bildiren dayıma şöyle tepeden bir bakmış... Aslında dayım gayet uzun boylu bir adamdır. O tepeden bakarken dayım karşısında oturuyordu mutlaka. “Eov! Ben partiden istifa ediyom gayri...” dediğinde Sami istifini bozmadan cevap vermiş “Duran ağa... Ben şimdi partinin idarecisi olarak bu durumda ne desem yalan olur valla. Sen istifa dilekçeni önce bir kaleme ver bakalım. Sonra komisyon toplar değerlendiririz!” Dayım Sami’ye bakıp sağlam bir küfür savurmuş... “Yavrum Göbeeeeel! İlaaaahe Allah belanı vereeeee!” O seçme küfürlerini ede dursun, Sami gülmekten kuduruyormuş doğal olarak...

 Dayım sonunda benzetildi de bildiğim kadarıyla... Karakola çekilip, yirmi bir gün boyunca tabanları şişirilince ötmeye başlamış... Ne kadar işbirlikçisi varsa birer birer itiraf etmiş! En yakın işbirlikçisi devlet hastanesinin başhekimi... Dahası var... Emirleri cumhuriyet savcısından alıyor falan... Karakoldakiler dayaktan aklını yitirdiğine kanaat getirip mahkemeye sevk etmişler sonunda. Mahkemede, aleyhinde somut bir suçlama olmadığı için beraat ettiğini duyunca hemen ayakkabılarını çıkarmış... Bacağını hakime doğru uzatıp dayaktan şişen tabanlarını göstermiş “Hakim efendi bunlar ne olacak?” diye... Hakim ne desin? “Olacak o kadar çık dışarı!” diye yolu göstermiş dayıma...

 Derken ara rejim bitti ve yeniden seçimler yapıldı... Yerel seçim demek, muhtarlık seçimi demekti. Köylü kadınlar, kendi “kabinelerinin” adayı seçilsin diye  inanılmaz lobicilik yaparlardı.

 Köyde uzun yıllar muhtarlık yapan Süleyman amca bu kez (Tapan) Ömer amca karşısında seçimleri kaybetti. Bu olay köyün yakın tarihi boyunca uzun zaman enine boyuna konuşuldu...

 Muhtar Süleyman kendi anlayışına göre köye gerçekten yararlı hizmetler vermiş bir yöneticiydi. Ömer amcanın da kendine göre bir üslubu vardı. Uzun yıllar Ankara’da yaşamıştı. Tüm özellikleri bir yana, onu mükemmel bir baba olarak hatırlarım. Oğullarıyla son derece uyumlu bir iletişim kurmuştu. Çocukların adam yerine konulmadığı bir ortamda bu davranış büyük bir yenilikti... Eşi Emine abla sevgiyle hatırladığım harika bir insandır. Ömer amcayı, muhtar olduktan sonra da yaz tatillerinde sık sık ziyaret ederdim. Ankara’da çalıştığı yıllara dair müthiş anıları vardır. İnanılmaz bir espri anlayışı ve bunları aktardığı müthiş zekası hep etkilemiştir beni... Çalıştığı hastanenin gece nöbetlerinde başına gelenleri bir kitap halinde yayınlamak lazım... Çok renkliler...

 Ömer amcadan sonra muhtarlık Ankaralılardan Alamancılara geçti. Mühür bu kez uzun yıllar Düsseldorf’ta yaşadıktan sonra köye kesin dönüş yapan  Hacı amcanın cebindeydi. Onun da kendine göre bir üslubu vardı. Muhtarlık seçimleri son iki adayla reform ve rönesans devrini yaşamıştı. Muhtarlık kurumuna yeni anlayış getirilmişti... Kurumun alt birimleri olan “Köy İhtiyar Heyeti” ve “Azalık” gibi makamlara genç insanları atandı. Esasen İhtiyar Heyeti Üyesi olarak genç birilerini karşımızda görmek bizim de garibimize giderdi doğrusu...  Sonra herkes alıştı bu yeniliğe...

 Hacı amca köy bakkallarını da denetlerdi. Köy bakkalı derken, topu topu iki bakkalımız vardı. Bir gün Kadir Ağanın bakkalını denetliyor. Tezgahtan sinek ilacını alıp azalardan birine gösterdi “Bak bunun üzerinde fiyat etiketi yok...” Sonra Kadir Ağaya dönüp sordu “Niye malların üzerine fiyat etiketi yapıştırmıyorsun Kadir Ağa?” Azalardan İsmail, sinek ilacının kutusunu aşağılayıcı bir bakışla inceleyip, iyice dudak büktükten sonra yorumunu yaptı “Bu ilaç sinek minek de öldürmüyo zaten Gadir Emmi!” Kadir Ağa istifini bozmuyor “İyi yiğenim, alma o zaman...” Çözüm o sırada okey oynayan bir köylüden geldi “Sinaa dutacaan aha bööle... Ayanıng altını gıdıhlayacaang... Singek guluncu ilacı aazına sıhacaan!” Kullanma kılavuzu gibi konuşmuştu hazret. Sineği iki bacağından tutup, ayağının altını gıdıkladıktan sonra gülerken ağzına ilaç sıkmak... Kimin aklına gelir böyle bir yöntem?

 Evet! (Cümle kurarken “Evet” kelimesiyle başlamak doğru değilmiş. Bu yazı siyasi bir nitelik taşıdığından, ben de sırf muhalefet olsun diye anlamsız bir evet ile başladım zaten...)

 Evet... Bir sürü devrimci derneği kurulmuştu ama bir eksiğimiz vardı! Dernek üyeleri kime karşı bilinçlendirilecekti? Şöyle ağız tadıyla taşlı sopalı kavga yapacağımız karşıt görüşlü unsurlar da yoktu köyde! Herkes birbiriyle komşu, eş, dost!

 Böylece köyün burjuvalarını hedef alan bir strateji üzerine kafa yoruldu zaman içinde. Dalakçı’da burjuva arayanın işi her zaman zor olmuştur... Örneğin Cobbanın Bekir’in kapısına dayanmak anlamsız olurdu şüphesiz. Ne var ki bu köylümüzün evi de köyün hemen meydanında. Bakkala çakkala yakın. Caminin karşısında. Postane öyle bir mesafede ki, eve telefon bağlatmamış bile! Kadınlar aşağı çeşmeden bin bir emekle su çekerken (bu yüzden kendilerine emekçi denilmiştir...) Cobbanın Bekir ve ailesi aynı sıkıntılara katlanmıyorlar, çünkü çeşme yanı başlarında... İlçeye inecek minibüs evlerinin önünden kalkıyor... Köye karpuz satmaya gelen kamyonlar orada duruyor ve her kamyondan beleş karpuz alıp haksız kazanç elde ediyor... Böylece köy halkı ile onun arasında ciddi bir refah uçurumundan söz etmek gerekir... Birinci hedefimiz köy merkezinde çıkar amaçlı mülk edinen rantçı Cobbanın Bekir olmalıdır...

 Diğer hedefler? Göreceli olarak varlıklı Alamancılardı elbette... Biz de Mevlüt amcayı gözümüze kestirdik... O sıralar köyde bulunan tek Alamancıydı çünkü... Zafer ağabey kapısına dayandı “Mevlüt emmi!” “Ne var?” “Mevlüt emmi senin niye bu kadar malın mülkün var da bizim yok!” Mevlüt amca Zafer ağabeye iyisinden bir tomar sopa atacak ama, Almanya’da gece gündüz çalışmaktan beli iki büklüm olduğundan ancak sövebiliyor “Get şurda donguzun dölü...”

 Burada ciddi bir paradokstan söz etmek lazım. Bir yandan dernek üyesi iken, bir yandan da burjuva takımındandık! Üstelik dernek bizim eski evde faaliyetlerini sürdürüyordu... Derken muhtar Süleyman bu olaya çabuk uyandı ve bir gün hepimizi yaka paça dışarı attı eski evimizden! Biz de faaliyetlerimizi “Sürgünde Dev Genç” olarak  deli ormanda sürdürdük çaresiz... Deli orman dediysek yanlış anlaşılmaya! Üç beş ağaç birikintisinden söz ediyorum...

 Renkler de siyasallaşmıştı o dönem...

 Devlete ait bir çok kurum sarı renk üzerine yazardı isimlerini... PTT, TEKEL bunlardan bazılarıydı... Yağın, sigaranın, deterjanın, benzinin, mazotun bulunmadığı dönemler... Bakkaldan deterjan alırken, yanında zorla, bir şişe seksen derecelik Rebul veya Pereja kolonyası dayatılıyor... Evler, deterjan alırken yanında dayatılan kolonyalarla dolup taşmış vaziyetteydi...

 O yıllarda sendikaların rengi de sarıydı... Bundan en çok nasibini alan Gürrük Hasan’ın minibüsü olmuştur! O da sarı renkliydi çünkü... Devrimciler sarı renkli minibüse binmeli mi binmemeli mi...

 Köy Alamancı dolu olduğundan PTT’ye kimsenin laf söyleme lüksü yoktu. Şöyle ağız tadıyla şöyle bir kapısını penceresini taşlayamadık bile... Gerçi tek penceli köhne bir odaydı bizim PTT... TEKEL ürünleri de öyleydi... Bakkalı tanıyan tüttürebiliyordu filtreli filtresiz sigarayı. Birinci, İkinci... (Bunların içinden en rezili Üçüncü sigarasıdır emin olun!) Bafra... Yenice... Yeni Harman... Gelincik... Maltepe... Samsun...

 Ankara’dan gelenlerin, Samsun sigara paketinin sağ üst köşesindeki tütün yaprağı logosuna bakma hastalıkları vardı... Logonun renklerine göre sigaranın kalitesinin bileceklermiş... Yok daha neler... Bizim milletin aklı böyle şeylere çalışır işte... Sanki doyasıya tüttüreceğimiz sigara varmış gibi... Köy meydanında toplanan uzun boylu izmaritler neyimize yetmiyordu ki!

 Derken bir dönem Samsun 216 çıktı... Burjuva sigarası. Çünkü Alamancılar getiriyordu. Filtreli sigara zaten burjuva sigarası...  Alamancıların getirdiği diğer sigaralar da bayram havası estirirdi köyde. Lord, Stuyvesant, Peer, Ernte 23, Pal Mall... Hatırlamayan yoktur eminim... Ne kadar keskindi tününün kokuları öyle değil mi! Vanilya tadında sarmalık tütünler...  Nescafe... Milka çikolata... Lux sabun... Schauma şampuan... Alamancı bavulları mis gibi kokardı o yokluğun içinde...

 Emine ablam bir gün babamı köşeye çekip sormuş “Baba Almanca Emine ne demek?” “Almancada Emine, Emine demek...” “Safi ne demek?” “Safi de Safi demek...” “Fadime’nin de Alamancası var mı?” “Alamancada Fadime demek, gene Fadime demek...” Ablam koşarak yanımıza gelip gülmeye başladı “Viiliiii babam heç Almanca bilmiyo!”

 Perşembe günleri Mucur’da Pazar kurulurdu. Kış günü Pazar  demek balık demek... Balık kelimesini iki tür deniz canlısıyla sınırlandırmakta yarar var. Bunlardan biri Hamsi... Karadeniz’den kamyonlara yüklenen kasalarda getirilir. Pazar yerinin bağrış çağırışları arasında tere, roka ve envai çeşit yeşillikle poşetlerde köyün yolunu tutar minik balıklar... Kış günü köyden Mucur’a gidip dönmek ayrı bir mesele! Cemal amca o meşhur minibüsünü saatler öncesinden çalıştırır ısınsın diye... Yanlış hatırlamıyorsam hepimiz yarı donmuş vaziyette inerdik Mucur pazarına...

 Dernekten öğrendiğim kadarıyla ilk siyasi propagandamı babama yaptım. Bir kış günü izne gelmişti. Alamancıların kış günü izne geldikleri varit değildir ama o gelmişti yine de... Perşembe günü sofranın başında oturmuş balık yerken, nereden estiyse “Bu düzen değişmeli!” dedim. Düzenin nesi varsa? Yer sofrasına çökmüş, somun ekmekle balıklarımızı yiyoruz paşa paşa. Sofranın başındakilerden kimse tepki göstermedi. Birden “Ne düzeni?” diye sordu babam. Sevinmiştim... “Sömürge düzeni tabii ki!” dedim. “Bir kişinin tok olması için dört kişinin aç gezmesi lazım! Bunu biliyor muyuz?” diye pekiştirdim bu tezimi. “İyi o zaman...” dedi babam “Kalk git sofradan yeme bunları!” Vay başıma gelenler... Balıklar hala arkamdan ağlıyordur eminim. Nitekim söylediklerim doğru çıkmış, ben sofranın başından aç kalkarken, diğer burjuva yemeye devam etmişti... Oranda bir terslik varmış gibi gözükse de, aç kaldığım göz ardı edilemez...

 İşte yıllar sonra köy meydanındaki o Eski Ev yıkıldı. Kocaman bahçe oldu. Onlarca söğüt ağacı filizlendi toprağından... İyisiyle kötüsüyle anılarımızın sindiği kerpiç duvarlarından. Minik kuşu duvara çivilediğimiz odanın ortasından yapraklar yeşerdi.

 İlk baharın serin bir gününde denk gelirseniz söğütlerin dallarına, taze yapraklarına bakın... Bir de asırlık akasya yükselir az aşağıda... Eski Avlunun kenarında... Ve Adadan esen serin rüzgarla bir başka salınır dalları. Mis gibi kokar yaprakları. O zaman şöyle bir kulak verin hışırtılarına. Yıllar sonra bile, duvarları kerpiçten örme, kireci kavlamış odanın sloganını fısıldayacaktır kulaklarınıza:

 “Devrimciler Kuş Öldürmez...”  

 

                                                  Emine aplama...

Ali

Singapur, 10.01.2005

 

Anasayfa | Devrimciler | Mercimek | Café Venedik | EPİLOG | Atlılar | DAMBAŞI | Carpe diem | BOZKIRDA | Örtmenim

Yenilik: 22.04.11