|
KÖYDE KESTANE
Bu satırları yazdığım
bilgisayarın arkasında uzanan kablo ile Dalakçı’dan internete bağlanıp,
önceki gün Harman Yeri’nden başlayarak bizim Söğütlü Bağ’dan doğru Keklik
Damı’na kadar uzanan... Sonra da kardaki derin ayak izlerinin hangi hayvana
ait olduğunu tam olarak tarif edemediğimizden –korkudan- Keklik Damı’na az
bir mesafe kalmışken yön değiştiren... Ardından Dalakçı’yı çevreleyen
dağları kaplamış sis içinde kısa bir süre kaybolup, Alabaşların Ali Amcanın
evinde son bulması planlanırken Tapan Ahmet Amcaların evinin arkasından yolu
ancak doğrultabildiğimiz uzun yürüyüşten fotoğraflar gönderdim dünyanın bir
çok köşesindeki dostlarıma.
Bilgisayarın arkasından
çıkarak yerden uzanıp salonunun penceresine ulaşan kabloya baktım bir süre
ve bu kablonun sadece dünyaya açılan bir uzantı değil, aynı zamanda
geçmişimize kadar giderek bir çok sevgi dolu anıyı ve güzelliği günlük
belleğimize yüklediğimiz çağrışımların bir çeşit iletisi olduğunu gördüm.
Bu anılara girmeden önce
size kısa bir çevre turu attırmak istiyorum. Bizim ev Karacaören
Kasabasından köyümüze girerken sağ koldaki iğde ağaçlarıyla çevrili üzüm
bağının içindeki birinci evdir. Sabahın şu saatlerinde, önceki akşam sobada
yaktığımız sayısız iğde odunun hoş kokusu duvarlara sinmiş vaziyette.
Çalıştığım odanın penceresinden bakınca gördüğüm olağanüstü tabloda,
alabildiğince karla kaplı tepelerin ve alacakaranlık gökyüzünde hakim beyaz
renklerin birleştiği ufuk çizgisinin ayrımını yapmak neredeyse imkansız.
Hangisi tepe, hangisi gökyüzü belli değil! Yem bulmak umuduyla köye inen
kuşların sesinden başka bir ses de gelmiyor dışarıdan.

Gözlerimin tekrar tekrar
takıldığı şu telefon kablosunun ucunda bundan 25 sene evvel, rakamlı çevirme
düzeneği olmayan, sadece sağ tarafındaki manyetolu merdanesi çevrilerek
sinyal vermek suretiyle iletişim sağlanabilen açık yeşil renkli bir telefon
cihazı vardı. Telefonun köyümüze ilk geldiğinde merkezi iletişim aracımız
ise “Postacı Talat”tı. Talat, köyün dışa ve içe açılan ağzı-kulağıydı. Bütün
telefon görüşmeleri ondan geçer, dışarıdan gelen bütün haberler ilk ona
ulaşırdı. Köydeki herkesi lakabıyla bilirdi... Bilmek zorundaydı. Aksi halde
“Talat abi, bana Memiciklerin Hatçeyi bağla” veya “Eov... Bi zaamet
Gamecinin Hanife’yi verele” gibi talepleri karşılaması mümkün olmazdı.
Postacı Talat aynı zamanda sigara, çay, şeker ve içki gibi Tekel ürünlerine
yapılan zamların Mucur’daki ana bayiden resmen tebliğ edildiği temsilcimizdi
köyde. Zam oranlarını bakkallara duyurmakla mükellefti. Bu görevi, icap
ettiğinde yerine getirirken küçük zamanlama ayarı yapardı. Şöyle ki:
Zamların kendisine her tebliğ edilişinde köydeki öğretmenlerle beraber
“Bakkal Kadir Ağa”nın dükkanında hatırı sayılır bir tekel ürünleri alış
verişi yaparlardı. Dükkandan çıkarken de satın aldıkları ürünlerin yeni zam
oranlarını tebliğ etmeyi ihmal etmezlerdi sevgili bakkalımıza. İlk olayda
uğradığı zarardan dolayı küçük çaplı bir inme indiği rivayet olunur Kadir
Amca’ya. Yaşadığı bu ilk felaketten sonra köydeki resmi zevatın dükkanından
yaptığı her alış verişte sevinç ile telaşı birlikte yaşamış ve bu alış
verişlere daima şüpheyle bakmıştır.
Bazen annemin sipariş
verdiği ihtiyaçları almak için Kadir Amca’nın rakibi Bakkal Süleyman Amca’ya
giderdim. Sipariş edilen malı orada bulamayınca, yönümü Kadir Amcanın
dükkanına vererek, Abdullah Amcaların bahçesi ile Cobban’ın Bekir Amcaların
evinin arasından yukarı süzülen dar yokuş boyunca seğirtirdim. Kadir Amca
çoğunlukla dükkanın üzerindeki köye hakim verandada otururdu. Böylece
nereden geldiğimi görebilirdi. Önce ne istediğimi öğrenir sonra da malı
elime verirken “Bakkal Süleyman’da bulamadın mı yeğenim!” derdi gururlu bir
edayla. Bu hataya bir daha düşmemek için dolambaçlı yollardan giderdim onun
dükkanına. O yine de anlardı durumu! Bakkal Kadir Amca anılarıyla köyün
yaşayan efsanesidir.
Bu satırları yazarken gözüm
salonun ortasına serdiğimiz gri-kahverengi tonlardaki halıya takıldı. Yaprak
desenli tipik bir Isparta halısıdır. Annem bu halıyı pek severdi ve halı
genelde rulo edilmiş halde bizim dip odada muhafaza edilirdi. Rulo edilmiş
haliyle bizim sigaralarımızı saklamak için kullandığımız vazgeçilmez bir
mekan ve de sırdaş olmuştur çocukluğumuz boyunca bu halı. O yıllarda, içinde
sakladığımız sigaraları almaya uğraştığım bir kaç girişim başarısızlıkla
sonuçlanmış ve boyunca devrilen halı her defasında odayı birbirine katmıştı.
Önceki gece çocukken halıyı devirmekte ne kadar haklı olduğumu bir kez daha
gördüm. Bu halı ağırlığından hiç ödün vermiyor.
Köydeki belli başlı
Almancıların izne gelişleri yine o dönemlerde köyün diğer çocukları için
bayram havası estirirdi. Piyasada yabancı sigara ve çikolata bolluğu
yaşanırdı. Bunun bir istisnası oğlu Ali’ye uzaktan kumandalı pilli bir Jeep
getiren Murtaza (Mürtezi) amca olmuştur. Manyetolu telefon devrinden bir
hayli zaman önce, ilkbahar güneşinin çamurları sertleştirip zemini uygun
kıvama getirdiği mevsimde Ali, peşinde sayısız çocuk ve önümüzde insanı
hayretten hayrete düşüren bu Jeep ile o zamanlar musalla taşının bulunduğu
bölgeyi vııızz vııızzz arşınlayıp dururdu.
Köyümüzü kendi aramızda
Aşağı ve Yukarı olarak iki mahalleye bölmüştük. Aşağı Mahallenin aman
vermediği Yukarı Mahalleli çocuklar, iki mahalle arasındaki sınırı geçerken
sıkıntılı anlar yaşardı. Her an nereden geldiği belli olmayan hatırı sayılır
bir taşlı taarruzla karşı karşıya kalmak olasıydı. Aşağı mahalleye
girişlerde Eski Muhtarın (İsmail Amca) oğlu Ergül’ün kimlik kontrolü yaptığı
rivayetler arasındadır. Aşağı mahalle sakinlerinden Ahmet Ağabey ile Mehmet
Ali’nin dayımızın çocukları olmaları, Pamuk’un Ömer Amca’nın evinin önüne
denk gelen kritik mevkiden geçerken önemli dokunulmazlık avantajları
sağlardı bize.
Sonbaharda temek çeken
kadınların türküleri arasında “top ten” listesi yapardık. En çok isteği
“Allılar” türküsü alırdı. Bir de, elimizde bir çift yumurta, kış ekmeği
hazırlanan “tandır damları”nı arşınlardık. Yumurtalı çörek en favori
gıdamızdı. Üzerine tereyağı eritilmiş ve tulum peyniri serpilmiş tepik-
ekmek değme gurmeleri hayrete düşürecek tattaydı. Bunun bir istisnası,
Mucur’dan gelen ekmek somununu yufka ekmeğin arasına sararak dürüm düren
Şerafettindir. Bu buluşuyla köyümüzün dürüm kültürüne önemli bir katkıda
bulunduğunu itiraf etmek yerinde olacaktır.
Köyümüzde sosyal ve kültürel
etkinlikler az değildi. Bir kütüphanemiz vardı. Öğretmenler yaz geceleri
tiyatro temsilleri tertip ederlerdi. Folklor gösterileri düzenlenirdi okul
bahçesinde. Boğa Damına çektirilmeye getirilen inekler, avlunun etrafını
çevreleyen duvarlara dizilmiş vaziyette oturan bizler için vazgeçilmez bir
şovdu. Bütün olay boyunca inanılmaz bir efor sarf eden Gürbüz Amcanın
çabaları takdire şayandır. El işleri sergileri açılır, yarışmalar yapılırdı.
Amcamın oğlu Şakir, eller arkada kafayı “helke”ye geçirerek yoğurt yeme
yarışmalarının vazgeçilmez müdavimi ve de bileği bükülmez şampiyonuydu. Kısa
metrajlı filmler gelirdi okula. Pekmez yapmak veya şarap imalatçılarına
satılmak üzere bağlarda üzümler yetiştirilirdi. Yaz akşamları üzüm
yetiştirenler “Pağ” diye adlandırılan bağ evlerinde kalırlardı, tahıl işiyle
uğraşanlar ise harman yerindeki “Cec”in başında yatarlardı. Bakkal Kadir
Amca, birleştirdiği masaların üzerine kurduğu yatakta yatmak suretiyle
gecelerini dükkanında geçirdiği için bu konaklamalara zamanla post modern
bir boyut kazandırmıştır. Kendisini bugünkü 24 saat marketçiliğin
temellerini atmış olarak kabul etmek gerekir. Nitekim, kendisini gecenin bir
yarısı uyandırıp acil ihtiyaçları temin etmek mümkün olabiliyordu.
Sonraki yıllarda siyah-beyaz
televizyon geldi köyümüze. İlk televizyonu Almanya’dan babam getirmiş
olmasına karşın, yayına giren ilk televizyon Neşet’lerin televizyonuydu.
Bizim televizyonun anteni olmadığı için çalışmadığını, Güllü’nün babası
Cemil Amcanın getirdiği televizyonun arızalı çıkması sayesinde anladık.
Çalışmayan televizyonlarının anteni bizim çatıya takıldı. İki ev arasındaki
ulaşım sorumlusu Cemal Amcanın tarihi açık mavi renkli Ford minibüsüdür.
Televizyon ekranında gördüğümüz ilk göründü Richard Kimbel’in “Kaçak” (Fugitive)
filminin son sahnesi oldu. Bu sahne köyde uzun uzun konuşuldu ve üzerinde
yorumlar yapıldı: “Gördün mü, adamı armut gibi indirdi aşağıya...”
Cemal Amca’nın efsanevi
minibüsü denilince kimin aklına neler gelmez ki... Minibüsün dili olsaydı da
bir konuşabilseydi! Hemen her gün arıza yapardı. Cemal Amca’nın bu durum
karşısındaki yorumu “Bu bunu bilmezdi...” şeklinde olurdu. Mucur’dan
minibüse binen köylüler, Dalakçı’ya vardıklarında yol boyunca yedikleri
tozdan tanınmayacak hale gelirlerdi. Cemal amcanın muavini ve Tepe
Harman’daki futbol maçlarımızın unutulmaz ileri uç oyuncusu İzzet’in,
köylülerin minibüsün tepesine istifledikleri sepetlerde bulunan meyveleri
büyük bir keyifle midesine indirdiğini, sağa sola uçuşan elma eşeklerinden
veya şeftali çekirdeklerinden anlamak mümkündü.
Köyümüzün düğünleri daha
içten ve pek bir eğlenceli olurdu. “Tura tura” oynardı erkekler. Kalın
urganlarla erkeklerin birbirini kıyasıya dövdüğü pek de keyifli bir oyundu;
izleyenler için... Dokuz butlu tavuk istenen kayınlar gidilirdi “Oğlan
evi”ne.
Çocukların okul dışındaki en
büyük zevkleri dağlara yürüyüş düzenlemekti. Üç-beş tane bodur ağacın
sıklaştığı bir yer vardır bizim dağların arasında, adına “Deli Orman”
derdik. Mıllasan Amcanın oğlu Servet’in ilk siyasi brifingleri düzenlediği
yerdir Deli Orman!
O dönemlerde okullarımıza
Amerikan gıda yardımı süt tozları ile ihraç fazlası fındıklar bağışlanırdı.
Fındıklarla tek-çift oyunları oynardık. Kazanan diğerinin fındığını yerdi.
Tahsin Amca’nın Faik bizden üttüğü fındıklarla sadece kendisinin değil,
ailesinin de fındık ihtiyacını karşılardı. Ergül ile Servet’in, okulun
deposundaki süt tozu torbalarına kafalarını daldırmış ve kendilerinden
geçmiş vaziyette istiflenirken torbadan çıkan bir fare ile burun buruna
gelmeleri bir dönemin espri konusu olmuştur. Servetin kardeşi Alişen’in,
camide teravih namazı kılan köylülerin ayakkabılarına su doldurma projemize
katkılarını unutmamak gerekir.
İlkbahar aylarının
vazgeçilmez etkinlikleri bağ belleme işiydi. Ali Amca (Alabaşların) bizim
Söğütlü Bağı’nı bellerdi. Ağabeyimle ben de ona yardım ederdik. Bağ
bellemenin bizim ve Ali Amca için en keyifli yanı azıklarımızı yerken bize
anlattığı hikayelerdi. O çalışmaktan kaytarır, biz de keyifli hikayeler
dinlerdik. Bunlardan biri yeğenini Hirfanlı’daki kimsesiz çocuklar yurduna
bırakması ile ilgili olanıdır. Yeğeni bakım yurdunda kalmak istemediği için
her defasında bir yolunu bulup kaçarak tekrar köye gelirmiş. Ali Amca da
çaresiz kulağından tuttuğu gibi götürüp teslim edermiş yurda. Bir keresinde
yeğenini yurda teslim edip, yurt sorumlularını da ona göz kulak olmaları
için sıkıca tembihledikten sonra köye geldiğindeki manzarayı bize şöyle
özetliyordu: “Bıyyy, bi de baktıydım bizim yeğen benden önce gelmiş yamaçta
çelik oynuyo...”
Köyümüzün en bilinen sesi
Abbas’ın Hacı Amca’nın “Şerafettiiiiiiin” ünlemesiydi. Oğlu Şerafettin’in bu
sesi köyün neresinde olursa olsun duymaması ihtimal dışıydı. Bir de
Leyli’nin Sait Amca’nın sabah serzenişlerini hatırlarım hala... Çifte
gidilecek günü sabah ezanıyla birlikte kapıya gelir “Dışarı akşam oldu daha
ne yatıyorsunuz kalkın hadi!” diye bağırırdı...
Önceki akşam, Hollanda’daki
yeğenimin üzerinde çalıştığı bir projeye katkıda bulunmak üzere İsmail
Amcamla sobanın başında oturmuş bizim sülalenin soy ağacını çıkarıyorduk.
Odunu attıkça keyiflenen sobanın üzerinde iri kestaneler ve fokurdayan
çaydanlık vardı. Sobada yanan odunun çatırtısı insanın kulaklarını
okşuyordu.
Amcam, akla durgunluk veren
bir hafıza ve bilgelikle 1800’lü yıllara kadar gidip Yakup Dede’den günümüze
kadar bütün sülalenin soy ağacını çıkardı. Soy ağacını bitirdiğimizde
evlenip ayrılan kız çocuklarının aile uzantısını sordum amcama: “O zaman
soyağacına neredeyse köyün tamamını dahil etmen gerekir...” dedi. Bu cümle
benim için önemli bir anlam ifade ediyor. Bu nitelikli ilişkilere özen
göstermek gerektiğini düşünüyorum.
Dalakçı, yaz gecelerinde
gökyüzündeki saman yolunu en etkileyici gördüğüm yerdi çocukluğumda. Dünyanın
belli başlı her köşesini gördükten sonra bu güzelliğin değişmediğini geçen
yaz gecelerinde de görmüştüm.
Bir gün aklınıza eserse,
kışın ortasında siz de çıkıp gelin. Anlatacak bir çok anınızın istemeden
canlandığını göreceksiniz pencereden karın aydınlattığı geceye bakarken.
Ali Erbaş
Dalakçı, 15 Şubat
2003
Saat: 05.00
|