DALAKÇI GENÇLİK Ali Erbaş

24.02.09

Yazan.............. Ali Erbaş

Anasayfa
Yukarı
Devrimciler
Mercimek
Café Venedik
EPİLOG
Atlılar
DAMBAŞI
Carpe diem
BOZKIRDA
Örtmenim

 

 

KÖYDE KESTANE

 

Bu satırları yazdığım bilgisayarın arkasında uzanan kablo ile Dalakçı’dan internete bağlanıp, önceki gün Harman Yeri’nden başlayarak bizim Söğütlü Bağ’dan doğru Keklik Damı’na kadar uzanan... Sonra da kardaki derin ayak izlerinin hangi hayvana ait olduğunu tam olarak tarif edemediğimizden –korkudan- Keklik Damı’na az bir mesafe kalmışken yön değiştiren... Ardından Dalakçı’yı çevreleyen dağları kaplamış sis içinde kısa bir süre kaybolup, Alabaşların Ali Amcanın evinde son bulması planlanırken Tapan Ahmet Amcaların evinin arkasından yolu ancak doğrultabildiğimiz uzun yürüyüşten fotoğraflar gönderdim dünyanın bir çok köşesindeki dostlarıma.

 

Bilgisayarın arkasından çıkarak yerden uzanıp salonunun penceresine ulaşan kabloya baktım bir süre ve bu kablonun sadece dünyaya açılan bir uzantı değil, aynı zamanda geçmişimize kadar giderek bir çok sevgi dolu anıyı ve güzelliği günlük belleğimize yüklediğimiz çağrışımların bir çeşit iletisi olduğunu gördüm.

 

Bu anılara girmeden önce size kısa bir çevre turu attırmak istiyorum. Bizim ev Karacaören Kasabasından köyümüze girerken sağ koldaki iğde ağaçlarıyla çevrili üzüm bağının içindeki birinci evdir. Sabahın şu saatlerinde, önceki akşam sobada yaktığımız sayısız iğde odunun hoş kokusu duvarlara sinmiş vaziyette. Çalıştığım odanın penceresinden bakınca gördüğüm olağanüstü tabloda, alabildiğince karla kaplı tepelerin ve alacakaranlık gökyüzünde hakim beyaz renklerin birleştiği ufuk çizgisinin ayrımını yapmak neredeyse imkansız. Hangisi tepe, hangisi gökyüzü belli değil! Yem bulmak umuduyla köye inen kuşların sesinden başka bir ses de gelmiyor dışarıdan.

The image “file:///C:/Documents%20and%20Settings/aa/Desktop/BELGELER/bag4.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.

 

Gözlerimin tekrar tekrar takıldığı şu telefon kablosunun ucunda bundan 25 sene evvel, rakamlı çevirme düzeneği olmayan, sadece sağ tarafındaki manyetolu merdanesi çevrilerek sinyal vermek suretiyle iletişim sağlanabilen açık yeşil renkli bir telefon cihazı vardı. Telefonun köyümüze ilk geldiğinde merkezi iletişim aracımız ise “Postacı Talat”tı. Talat, köyün dışa ve içe açılan ağzı-kulağıydı. Bütün telefon görüşmeleri ondan geçer, dışarıdan gelen bütün haberler ilk ona ulaşırdı. Köydeki herkesi lakabıyla bilirdi... Bilmek zorundaydı. Aksi halde “Talat abi, bana Memiciklerin Hatçeyi bağla” veya “Eov... Bi zaamet Gamecinin Hanife’yi verele” gibi talepleri karşılaması mümkün olmazdı. Postacı Talat aynı zamanda sigara, çay, şeker ve içki gibi Tekel ürünlerine yapılan zamların Mucur’daki ana bayiden resmen tebliğ edildiği temsilcimizdi köyde. Zam oranlarını bakkallara duyurmakla mükellefti. Bu görevi, icap ettiğinde yerine getirirken küçük zamanlama ayarı yapardı. Şöyle ki: Zamların kendisine her tebliğ edilişinde köydeki öğretmenlerle beraber “Bakkal Kadir Ağa”nın dükkanında hatırı sayılır bir tekel ürünleri alış verişi yaparlardı. Dükkandan çıkarken de satın aldıkları ürünlerin yeni zam oranlarını tebliğ etmeyi ihmal etmezlerdi sevgili bakkalımıza. İlk olayda uğradığı zarardan dolayı küçük çaplı bir inme indiği rivayet olunur Kadir Amca’ya. Yaşadığı bu ilk felaketten sonra köydeki resmi zevatın dükkanından yaptığı her alış verişte sevinç ile telaşı birlikte yaşamış ve bu alış verişlere daima şüpheyle bakmıştır.  

 

Bazen annemin sipariş verdiği ihtiyaçları almak için Kadir Amca’nın rakibi Bakkal Süleyman Amca’ya giderdim. Sipariş edilen malı orada bulamayınca,  yönümü Kadir Amcanın dükkanına vererek, Abdullah Amcaların bahçesi ile Cobban’ın Bekir Amcaların evinin arasından yukarı süzülen dar yokuş boyunca seğirtirdim. Kadir Amca çoğunlukla dükkanın üzerindeki köye hakim verandada otururdu. Böylece nereden geldiğimi görebilirdi. Önce ne istediğimi öğrenir sonra da malı elime verirken “Bakkal Süleyman’da bulamadın mı yeğenim!” derdi gururlu bir edayla.  Bu hataya bir daha düşmemek için dolambaçlı yollardan giderdim onun dükkanına. O yine de anlardı durumu! Bakkal Kadir Amca anılarıyla köyün yaşayan efsanesidir.

 

Bu satırları yazarken gözüm salonun ortasına serdiğimiz gri-kahverengi tonlardaki halıya takıldı. Yaprak desenli tipik bir Isparta halısıdır. Annem bu halıyı pek severdi ve halı genelde rulo edilmiş halde bizim dip odada muhafaza edilirdi. Rulo edilmiş haliyle bizim sigaralarımızı saklamak için kullandığımız vazgeçilmez bir mekan ve de sırdaş olmuştur çocukluğumuz boyunca bu halı. O yıllarda, içinde sakladığımız sigaraları almaya uğraştığım bir kaç girişim başarısızlıkla sonuçlanmış ve boyunca devrilen halı her defasında odayı birbirine katmıştı. Önceki gece çocukken halıyı devirmekte ne kadar haklı olduğumu bir kez daha gördüm. Bu halı ağırlığından hiç ödün vermiyor.

 

Köydeki belli başlı Almancıların izne gelişleri yine o dönemlerde köyün diğer çocukları için bayram havası estirirdi. Piyasada yabancı sigara ve çikolata bolluğu yaşanırdı. Bunun bir istisnası oğlu Ali’ye uzaktan kumandalı pilli bir Jeep getiren Murtaza (Mürtezi) amca olmuştur. Manyetolu telefon devrinden bir hayli zaman önce, ilkbahar güneşinin çamurları sertleştirip zemini uygun kıvama getirdiği mevsimde Ali, peşinde sayısız çocuk ve önümüzde insanı hayretten hayrete düşüren bu Jeep ile o zamanlar musalla taşının bulunduğu bölgeyi vııızz vııızzz arşınlayıp dururdu.

 

Köyümüzü kendi aramızda Aşağı ve Yukarı olarak iki mahalleye bölmüştük. Aşağı Mahallenin aman vermediği Yukarı Mahalleli çocuklar, iki mahalle arasındaki sınırı geçerken sıkıntılı anlar yaşardı. Her an nereden geldiği belli olmayan hatırı sayılır bir taşlı taarruzla karşı karşıya kalmak olasıydı. Aşağı mahalleye girişlerde Eski Muhtarın (İsmail Amca) oğlu Ergül’ün kimlik kontrolü yaptığı rivayetler arasındadır. Aşağı mahalle sakinlerinden Ahmet Ağabey ile Mehmet Ali’nin dayımızın çocukları olmaları, Pamuk’un Ömer Amca’nın evinin önüne denk gelen kritik mevkiden geçerken önemli dokunulmazlık avantajları sağlardı bize.

 

Sonbaharda temek çeken kadınların türküleri arasında “top ten” listesi yapardık. En çok isteği “Allılar” türküsü alırdı. Bir de, elimizde bir çift yumurta, kış ekmeği hazırlanan “tandır damları”nı arşınlardık. Yumurtalı çörek en favori gıdamızdı. Üzerine tereyağı eritilmiş ve tulum peyniri serpilmiş tepik- ekmek değme gurmeleri hayrete düşürecek tattaydı. Bunun bir istisnası, Mucur’dan gelen ekmek somununu yufka ekmeğin arasına sararak dürüm düren Şerafettindir. Bu buluşuyla köyümüzün dürüm kültürüne önemli bir katkıda bulunduğunu itiraf etmek yerinde olacaktır.

 

Köyümüzde sosyal ve kültürel etkinlikler az değildi. Bir kütüphanemiz vardı. Öğretmenler yaz geceleri tiyatro temsilleri tertip ederlerdi. Folklor gösterileri düzenlenirdi okul bahçesinde. Boğa Damına çektirilmeye getirilen inekler, avlunun etrafını çevreleyen duvarlara dizilmiş vaziyette oturan bizler için vazgeçilmez bir şovdu. Bütün olay boyunca inanılmaz bir efor sarf eden Gürbüz  Amcanın çabaları takdire şayandır. El işleri sergileri açılır, yarışmalar yapılırdı. Amcamın oğlu Şakir, eller arkada kafayı “helke”ye geçirerek yoğurt yeme yarışmalarının vazgeçilmez müdavimi ve de bileği bükülmez şampiyonuydu. Kısa metrajlı filmler gelirdi okula. Pekmez yapmak veya şarap imalatçılarına satılmak üzere bağlarda üzümler yetiştirilirdi. Yaz akşamları üzüm yetiştirenler “Pağ” diye adlandırılan bağ evlerinde kalırlardı, tahıl işiyle uğraşanlar ise harman yerindeki “Cec”in başında yatarlardı. Bakkal Kadir Amca, birleştirdiği masaların üzerine kurduğu yatakta yatmak suretiyle gecelerini dükkanında geçirdiği için bu konaklamalara zamanla post modern bir boyut kazandırmıştır. Kendisini bugünkü 24 saat marketçiliğin temellerini atmış olarak kabul etmek gerekir. Nitekim, kendisini gecenin bir yarısı uyandırıp acil ihtiyaçları temin etmek mümkün olabiliyordu.

 

Sonraki yıllarda siyah-beyaz televizyon geldi köyümüze. İlk televizyonu Almanya’dan babam getirmiş olmasına karşın, yayına giren ilk televizyon Neşet’lerin televizyonuydu. Bizim televizyonun anteni olmadığı için çalışmadığını, Güllü’nün babası Cemil Amcanın getirdiği televizyonun arızalı çıkması sayesinde anladık. Çalışmayan televizyonlarının anteni bizim çatıya takıldı. İki ev arasındaki ulaşım sorumlusu Cemal Amcanın  tarihi açık mavi renkli Ford minibüsüdür. Televizyon ekranında gördüğümüz ilk göründü Richard Kimbel’in “Kaçak” (Fugitive) filminin son sahnesi oldu. Bu sahne köyde uzun uzun konuşuldu ve üzerinde yorumlar yapıldı: “Gördün mü, adamı armut gibi indirdi aşağıya...”

 

Cemal Amca’nın efsanevi minibüsü denilince kimin aklına neler gelmez ki... Minibüsün dili olsaydı da bir konuşabilseydi! Hemen her gün arıza yapardı. Cemal Amca’nın bu durum karşısındaki yorumu “Bu bunu bilmezdi...”  şeklinde olurdu. Mucur’dan minibüse binen köylüler, Dalakçı’ya vardıklarında yol boyunca yedikleri tozdan tanınmayacak hale gelirlerdi. Cemal amcanın muavini ve Tepe Harman’daki futbol maçlarımızın unutulmaz ileri uç oyuncusu İzzet’in, köylülerin minibüsün tepesine istifledikleri sepetlerde bulunan meyveleri büyük bir keyifle midesine indirdiğini, sağa sola uçuşan elma eşeklerinden veya şeftali çekirdeklerinden anlamak mümkündü.

 

Köyümüzün düğünleri daha içten ve pek bir eğlenceli olurdu. “Tura tura” oynardı erkekler. Kalın urganlarla erkeklerin birbirini kıyasıya dövdüğü pek de keyifli bir oyundu; izleyenler için... Dokuz butlu tavuk istenen kayınlar gidilirdi “Oğlan evi”ne.

 

Çocukların okul dışındaki en büyük zevkleri dağlara yürüyüş düzenlemekti. Üç-beş tane bodur ağacın sıklaştığı bir yer vardır bizim dağların arasında, adına “Deli Orman” derdik. Mıllasan Amcanın oğlu Servet’in ilk siyasi brifingleri düzenlediği yerdir Deli Orman!

 

O dönemlerde okullarımıza Amerikan gıda yardımı süt tozları ile ihraç fazlası fındıklar bağışlanırdı. Fındıklarla tek-çift oyunları oynardık. Kazanan diğerinin fındığını yerdi. Tahsin Amca’nın  Faik bizden üttüğü fındıklarla sadece kendisinin değil, ailesinin de fındık ihtiyacını karşılardı. Ergül ile Servet’in, okulun deposundaki süt tozu torbalarına kafalarını daldırmış ve kendilerinden geçmiş vaziyette istiflenirken torbadan çıkan bir fare ile burun buruna gelmeleri bir dönemin espri konusu olmuştur. Servetin kardeşi Alişen’in, camide teravih namazı kılan köylülerin ayakkabılarına su doldurma projemize katkılarını unutmamak gerekir.

 

İlkbahar aylarının vazgeçilmez etkinlikleri bağ belleme işiydi. Ali Amca (Alabaşların) bizim Söğütlü Bağı’nı bellerdi. Ağabeyimle ben de ona yardım ederdik. Bağ bellemenin bizim ve Ali Amca için en keyifli yanı azıklarımızı yerken bize anlattığı hikayelerdi. O çalışmaktan kaytarır, biz de keyifli hikayeler dinlerdik. Bunlardan biri yeğenini Hirfanlı’daki kimsesiz çocuklar yurduna bırakması ile ilgili olanıdır. Yeğeni bakım yurdunda kalmak istemediği için her defasında bir yolunu bulup kaçarak tekrar köye gelirmiş. Ali Amca da çaresiz kulağından tuttuğu gibi götürüp teslim edermiş yurda. Bir keresinde yeğenini yurda teslim edip, yurt sorumlularını da ona göz kulak olmaları için sıkıca tembihledikten sonra köye geldiğindeki manzarayı bize şöyle özetliyordu: “Bıyyy, bi de baktıydım bizim yeğen benden önce gelmiş yamaçta çelik oynuyo...”

 

 

Köyümüzün en bilinen sesi Abbas’ın Hacı Amca’nın “Şerafettiiiiiiin” ünlemesiydi. Oğlu Şerafettin’in bu sesi köyün neresinde olursa olsun duymaması ihtimal dışıydı. Bir de Leyli’nin Sait Amca’nın sabah serzenişlerini hatırlarım hala...  Çifte gidilecek günü sabah ezanıyla birlikte kapıya gelir “Dışarı akşam oldu daha ne yatıyorsunuz kalkın hadi!” diye bağırırdı...

 

Önceki akşam, Hollanda’daki yeğenimin üzerinde çalıştığı bir projeye katkıda bulunmak üzere İsmail Amcamla sobanın başında oturmuş bizim sülalenin soy ağacını çıkarıyorduk. Odunu attıkça keyiflenen sobanın üzerinde iri kestaneler ve fokurdayan çaydanlık vardı. Sobada yanan odunun çatırtısı insanın kulaklarını okşuyordu.

 

Amcam, akla durgunluk veren bir hafıza ve bilgelikle 1800’lü yıllara kadar gidip Yakup Dede’den günümüze kadar bütün sülalenin soy ağacını çıkardı. Soy ağacını bitirdiğimizde evlenip ayrılan kız çocuklarının aile uzantısını sordum amcama: “O zaman soyağacına neredeyse köyün tamamını dahil etmen gerekir...” dedi. Bu cümle benim için önemli bir anlam ifade ediyor. Bu nitelikli ilişkilere özen göstermek gerektiğini düşünüyorum.

Dalakçı, yaz gecelerinde gökyüzündeki saman yolunu en etkileyici gördüğüm yerdi çocukluğumda. Dünyanın belli başlı her köşesini gördükten sonra bu güzelliğin değişmediğini geçen yaz gecelerinde de görmüştüm.

 

Bir gün aklınıza eserse, kışın ortasında siz de çıkıp gelin. Anlatacak bir çok anınızın istemeden canlandığını göreceksiniz pencereden karın aydınlattığı geceye bakarken.

 

Ali Erbaş

Dalakçı, 15 Şubat 2003 

Saat: 05.00

 
 

Anasayfa | Ali Erbaş | Günel Erdem | Necati Genç | Sadi Erbaş | Ali Bozdağ | Hacı Ercan | Ulaş Köksal | Ceray Ceylan | Oktay Erbaş | Yakup Cemil

Yenilik: 24.02.09